15 Ocak 2019 Salı

artık aklına bile gelmiyor oluşun seni de üzmüyor mu?




12.10.17



Bir yenilgiyi daha kaldıramam, dedi. Aynaya baktı. Daha önceki yenilgileri geldi aklına. Saçları savaş alanından çıkmışçasına dağılmıştı. Oysa sadece yeni bir mücadeleye girme fikri gelmişti aklına. Bir düşüncenin dahi onu bu denli yıpratmasını beklemezdi. Gözlerinin altı morarmaya yüz tutmuştu. Önceleri böyle olduğunda mutlu olacağı günleri düşünürdü ve mor rengine saygı duyardı. Bir mor sandalla geleceğine yelken açmak istedi. Şimdi ise sadece bu renkten nefret ediyordu. Boşuna uğraştığı her şeyden uzaklaşmak istiyordu. Her gün gittiği yolun kendisini bir hedefe götürmesini istiyordu. Şimdi daha dikkatli bakıyordu yüzüne. Kendini kandıranlardan intikam almaya bile mecali yok gibiydi. Yorgunluk; yüzündeki her bir çizgide, renk değişiminde kendini belli ediyordu. Aynaya biraz daha eğildi. Gördüğü şey başta onu korkutmuştu ama şimdi bir mide bulantısı hisseder gibi oldu. Nasıl da bu hale gelmişti? Sahi bu kadar kötülük yapabilir miydi? Yıllar önce sonunun böyle olacağını söyleselerdi yine aynı aynanın karşısına geçer miydi?


Musluğu açtı. Akan suyu yüzüne çarptı. Suyun serinliğinin kendisini uyandırmasını istedi bir an. Ama böyle bir uyanma için u serinlik yeterli değildi. Koca bir buz dağının içinde uyanması gerekirdi. Bu da yetmezdi ya ama! Nasıl bir uykuya daldıysa uyanamıyordu. Uyanmak istemiyordu. Aynadaki ıslanmış yüzüne dalgın dalgın baktı. Bu yüzü bir daha görmese de olurdu. Böyle düşündüğüne üzüldü. Kendi elinden tutamamıştı. Kuyusundaki hüznüne hapsolmayı sevmiş ve kabul etmişti.


Kimseyi duyamazdı artık, göremezdi, sevemezdi. Alışmak istemediği bir hayatın sabahına uyanmıştı. Her şey eskisi gibiydi. Bunu değiştirmek istediği zamanları düşünüp buz gibi bir gülümseme fırlattı aynadakine. İnsanı bir gülümseme üşütebilirmiş. Bu soğukluğa acıdı. Maalesef ki onu uyandıramayacak bir soğukluktu bu.


Aynı dalgınlığıyla ve aynı yüzüyle aynadan uzaklaştı. Hak ettiğini yaşamaya çabalamadan devam edecekti.


1 Ocak 2019 Salı

Kar, yine ve yeniden kırılmayanlardan yana.

Sen ciddi olamazsın, dedi gözlerimin içine  bakıp. Oysa en çok o anda bir siyasetçi kadar ciddiydim. Hoş onlara benzemeyi, olmayacak vaatler vermeyi sevmem ama konu buysa kimse yüzümde alaycı bir gülümseme arayamazdı. 
Kalemi çevirme hızım her zamankinden farklı olarak üç kat daha artmıştı. Derken kalem elimden düşüp masanın sert zemininde tüm fizik kurallarına uyarak "Çat!" diye kırıldı. İşte o zaman tüm dikkatini ve cesaretini duyduklarını hazmetmeye kullanıyormuşçasına başını ellerinin arasına aldı. Onu hiç böyle görmemiştim. Dehşete düşmemişti ama şaşkınlığı hat safhadaydı. 
Bunu beklemediği açıktı. Çay içip sohbet edeceğimizi sanıyordu. Elimdeki mavi poşetten çıkan dosyalar işin rengini değiştirmişti. Çizimlere baktıkça heyecan ve korkunun elini ayağını bağladığını anlayabiliyordum. 
Sonunda elli saniye kadar kapalı tuttuğu gözlerini açtı. Derin derin bir iki nefes aldı. Ellerini göğsünde bağlayıp hafifçe öne eğildi. Zar zor ve sessizce "Saçmalık!" dedi. Yıllarca tasarladığım, her aşamasına emek verdiğim bir düşünceyi öylece karalayamazdı. Sadece "Efendim?" diyebildim. Ağlamamak için savaşıyordum kendimle. Duymadığımı düşündü. Bu defa iki eliyle masaya tokat atarken "Saçmalık!" diye bağırdı. Ardından etrafına bakmayı ihmal etmedi. Bir gören olsa ne fark edecekti sanki. Rezil olan o değildi, bendim, uğraşımdı... Umrunda da değildi her zamanki gibi.
Bu anı defalarca hayal etmiştim. Hiçbiri böyle değildi. Sadece "saçmalık" diyerek emeklerimi heba edemezdi. Bu konu çayın yanında tek kelimeyle bitirilemezdi. Yıllar sora benim de birkaç sözüm olacaktı. Sinirle ayağa kalktı. Ne yaptığının farkında değildi. Tutup kolundan oturtsam işler daha da büyüyecekti. Asıl saçmalayan şu an tam olarak oydu. Fazla ses çıkarmamaya özen göstererek dosyaları mavi poşete geri koydum. 
Bu arada masadan uzaklaştı. Hesabı ödeyecekti ancak kasada ilgilenen olmadı. Heyecanı, korkusu öfkeye dönmüştü ve öfkesini sararan yüzünde çok net görebiliyordum. Daha önce hiç böyle olmamıştı. Masaya döndü. Garsona seslenmek için elini hızla havaya kaldırdı. Buz gibi soğuktu ortalık. Sanki kar yağsa az önce gösterdiğim cesaretim tamamiyle kırılacaktı.
Garson masaya yanaştı. O gözlerini kapattı, derin derin nefes alıyordu. Tekrar tekrar..  Aldığı her nefeste yanan ateşe kağıt fırlatmışın gibi geliyordu. Küller etrafa saçılıp boğazımı yakıyordu. "Bir su alayım." dedi fısıldar gibi. Sözcükler dişlerinin arasında kurtulmak için büyük mücadele vermişti. Bu böyle devam edemezdi.
Sonunda onun "saçmalık" kelimesine karşılık eş değer bir kelime bulmuştum. kolay kolay pes etmeyecektim. Geri çekilen ben olmaycaktım. "Abartmıyor musun?" dedim. Bu yeterliydi sanırım. Yeteri kadar kırıcı, alaycı saçmalık değerlendirmesi kadar sinir bozucuydu. 
Gözleri üç kat büyümüştü. Bir çizgi romanda olsak mutant bir canavar olduğuna inanabilirdim. Oysa sahiden de abartıyordu. Benim daha çok sinirlenmem gerekirdi. Ama ben de böyleydim. Sessizce bekledim. Sessizliğim onu daha  çıldırtıyordu. Ve bunun farkındaydım. 
Sinir krizini atlatır diye biraz daha bekledim. Çayımı sakince yudumladım. Karşımda değişen hiçbir şey yoktu. Kendini haklı dahi çıkaramıyordu. 
Yıllar öncesinde kalmış gergin bir havayı tekrar çalıp söylemek içimi rahatlatmıştı. Öfkeden deliye dönmüş gözlerinde damlalar birikmişti. Yanımda ağlamayacağını biliyordum. Yüzüne bakmadan "ben gidiyorum." dedim. Öncesinde hiç böyle ayrılmamıştık. Başını bile kaldıramadı. Gittiğimin farkında değildi. Kendine gelince her şeyi anlar yine bana ulaşmaya çalışırdı nasıl olsa. Otobüse yetişmem lazımdı.
Hesabı ödeyip yanından uzaklaştım. Dışarıda cesaretimi kutlamak için kar yağıyordu.  Zafer kesinlikle benimdi.


Virüs bulunmuyor. www.avast.com