
Güne yine babaannemin akıl almaz telkinleriyle başladım. Burada açık açık bunları anlatmama gerek yok. Zira hala dün geceki azarın alınganlığı üzerimde. Yine de 99 depreminden beri birbirimizden başka kimsemiz kalmadığından evden çıkarken iki hakaret arasına birkaç dua serpiştirmişti iki gözümün çiçeği. Ondan ayrılmam gerektiğini daha söylememiştim. Tepkisi hakkında en ufak bir fikrim olmadığından iyiden iyiye korkuyordum aslında. Geçenlerde peynir yerine yoğurt aldığımı fark ettiğinde tüm yemekleri terlikleriyle protesto edeceğini söyleyip üç gün boyunca her öğünde terlik suyuna çorba, terlik beğendi, terlik bayıldı tarzı yemekler yaptı. Ki bu onun tek vukuatı da değil. Aslında üç sene öncesine kadar hiç de böyle bir kadın değildi. Tek evladından, canından çok sevdiği gelininden geriye o korkunç gecenin sabahında bir ben kalmıştım geriye. Dedemi de beton yıkıntıları arasında cansız yatarken gördüğünde aklında bir şeyler yitip gitmişti ama beni büyütene kadar hep dimdik ayakta kaldı. Fakat şu son seçimlerde istediği muhtar adayı galip gelmeyince "Yetti artık evlatçım, bu beden bu yükü kaldıramıyor. Aklımın keçilerini yarın sabaha çayıra ya salarım ya da mevlam kayıra." Deyip sessizliğe gömüldü. Pek de kısa sürmeyen tıp oyunundan sonra pencereden gelen geçene "Komşum, komşum oğlumu gördün mü?" veya "Yetişin, itfaiyeyi aratın lütfen. Yangın çıktı." Diyerek mahallelinin yüreğini ağzına getirmeyi başardı. Sayesinde sessiz sakin, sağından solundan haberi olmayan sokağımız polisle, itfaiyeyle, ambulansla hop oturup hop kalktı. Bunun sorumlusu daimi olarak ben görülsem de iyi niyetli ve sadece yoldan geçen tüm masumlardan özür dilerim.
Ondan ayrılmayı hiç istemiyorum ama ne yazık ki artık ikimiz de birbirimize pek yaramıyoruz. Sekiz beş mesaili işim nedeniyle onu uzun süre evde kilitli ve yalnız başına bırakmak çok canımı sıkıyor. Aklım sürekli onda kalıyor. Bu durum da onun canına her gün yeniden tak ediyor olacak ki tüm yaratıcılığını akşam benim eve teşrif etmeme saklıyor. Ve beşte bittiğini sandığım mesaim altı buçukta yeniden başlıyor.
Başlıyordu.
Taa ki yurtdışından yeni bir iş teklifi alana kadar. Buraları bırakıp gitmek istediğimi hiç fark etmemiştim. Babaannemi bırakabileceğim bir yer olup olmadığını öğrenmek için belediyeye gidene kadar aşık olduğumu da fark etmemiştim. Tam gitme kararımın arefesinde böyle bir farkındalık canımı sıksa da gitmekte kesinlikle kararlıydım. Yeter ki babaannem her gün bıkıp usanmadan bavuluma terlik doldurmaktan vazgeçsin. Ayrılık kararımı yeni aldığım bavula ısrarla terlik doldurarak protesto ediyordu. Değişik olsa da bu da onun kendini ifade etme yoluydu.
Önce babaannemi bakım evine yerleştirdim. Harika bir yerdi. En azından onun için. Hemen Şaziye Hanımla arkadaş olmuş, birbirlerine örgü, iş örneği veriyorlardı. Maalesef ki ellerinde malzeme olmaması onları durdurmuyordu. Yemeklerde çıkan spagetti makarnaları ceplerine atıp çeyiz hazırlıklarına devam ediyorlardı. İtalyanlar bu icraati görse spagettiyi icat ettikleri için kendileriyle gurur duyarlardı.
Babaannem bir süre de bakım evinde çabaladı gitmemem için. Fakat benim burada kalma sebebim kalmamıştı. Bir zamanlar onun da dediği gibi "ne arayanım, ne de sorayanım" vardı. Zaten bir zaman sonra aldığı ilaçlar ve yaşlılığın da etkisiyle bir gülün günden güne solduğunu gördüm. Kurumasını yüreğim kaldırmayacaktı. O da buna dayanamayacağımı anlayınca "Evlatçım, tabak falında sana uzun uzun yollar görünüyor. Yolun açık olsun. Terliklerini yanına almayı unutma." Deyip beni yolculadı. Sonrası uzun uzun telefon sohbetleri. Ve bir gün gelen "Başınız sağ olsun."haberi.
Elin yurdunda daha ben olamadan yine kimsesiz kalmıştım. Şimdi sahiden de bir başımaydım. Terliklerim ayaklarımın dibinde babaanneme saygı niteliğinde ayaklarımı ısıtıyordu. Kalbimi de ondan başkası görememişti, ondan başkası ısıtamamıştı. Bu fersah fersah büyüyen yalnızlıkta nasıl da görünmez bir nokta haline bürünmüştüm. Bu yaşlı tatlı kaçığın bana bunu yapması çok acımasızcaydı. Aklıma sabahları ben evden çıkarken hızla pencereye koşması, perdeyle kafasını kapatıp "Evlatçım, yoğurt almayı unutma terlik oturtma yapacağım."demesi geldi. Böyle bir sabaha üniversiteyi kazanmıştım. Yine böyle bir sabahta mezun olmuştum. Böyle bir sabahta işten kovulmuştum. Böyle bir sabahta ağlamıştım yalnızlığıma. Böyle bir sabahta vazgeçmiştim sevmekten. Böyle bir sabahta "keşke" demiştim. Yine böyle bir sabahta öğrenmiştim yağmura sığınmayı.
Şimdi ise böyle bir sabahım bir daha olmayacaktı.