22 Eylül 2018 Cumartesi

Entropik Harabe

Uyandığı sabahın bu sabah olmamasını istedi. Bir kez olsun zamanda yolculuk yapsaydı.. Okula gitmek istemediği liseden kalma bir  eylül sabahı olsaydı bu sabah ya da ortaokuldan kalma bir yaz tatili sabahı ya da ne bileyim resmi tatile denk gelmiş hafif soğuk bir aralık sabahı.. Bu sabah hariç her sabah kabulüydü. Yataktan kalkmaya mecali yoktu. Gözleri tavana dikili saatlerce bekleyebilirdi. Hiçbir şey düşünmeden sadece tavanın beyaz boyasına düşen gölgelere kafa yorabilirdi. Perdenin ardından zorla içeri girmeye çalışan güneş ışığıyla sonuca varmamak üzere kavgaya tutuşabilirdi. Tasarladığı bu planlar bir anda ağır gelmeye başladı. Bu plan olmayan fikirler bile yükünü arttırıyordu.
Saatin tiktaklarına daha fazla dayanamayarak yataktan kalktı. Gözleri aynadaki yansımasına takıldı. Evvelden beri aralarının bozuk olduğunu hatırladı. Ancak dünkü tartışmadan sonra iyice araları açılmıştı. Yansımasının gözlerinin içine bakıp "Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın!" diye haykırmasını unutamıyordu. Göz kapaklarını usulca kapattı. Gitmişti. Tekrar açtı. Yine oradaydı. Dünün intikamını almalıydı. Baş ucunda duran çalar saati eline aldı. Derin bir nefes doldurdu ciğerlerine. Yapacağı şeyin sonucuna katlanmalıydı. Tekrar derin bir nefes aldı. "Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın!" diye bağırarak saati dolap kapağındaki aynaya doğru fırlattı.
Büyük bir gürültü koptu. İçinde bir şeyler kırıldığında çıkan seslerin yanında bu bir hiçti. Saati fırlatırken sadece kendi gürültüsünden daha yüksek bir sesi duyabilmek, sadece ona odaklanabilmek için gözlerini kapatmıştı. Ama nafile..
Tekrar açtığında gözlerini ne kadar çok sıktığını fark etti. Canı yanmıştı. Manzara ise sandığından daha vahimdi. Artık karşısında bir tek ayna kırıkları yoktu. Her yerde, her baktığı ayna parçasında yeni bir hayal kırıklığı vardı. Toplayacak gücü var mıydı? Yaptığının farkındaydı. Ayna kırılmıştı. Yansıma vicdansızın vicdanına güvenerek hata yapmıştı. Affedilmeyi bekleyerek konuşmak ışık oyunlarının işi değildi.
Yansımasına küskün yatağına tekrar uzandı. Artık oda içinde bir değil binlerce yansıma vardı. Gördükleri canını yakıyordu. Sessiz, sakin, kendi halinde usul usul güneş huzmeleriyle dalgalanan tavanı dahi görmeye tahammülü kalmamıştı. Gözlerini sıkı sıkı kapadı.

31 Ağustos 2018 Cuma

Kırmızı Kadife Koltuk

Kahvaltıdan kalan çayı yeniden ısıtmıştı. Bardağını doldurdu. Gazetesini ve yakın gözlüğünü alıp koltuğuna oturdu. Bir anda koltuğun kolundaki siyah kumaşı gördü. Bir an ne olduğunu hatırlayamadı. Ayağa kalktı. Koltuğun üzerine serdiği çarşafı usta bir hareketle toparladı. Yılların ev hanımı olarak şovunu yapmıştı. Küçük torunu burada olsaydı belki onu alkışlardı. Tekrar siyah kumaşa bakacaktı ki gözleri kırmızı kadife kumaşın ışığıyla kamaştı. O kadar uzun süredir koltuğun üzeri örtülüydü ki renginin bu denli canlı olduğunu unutacaktı neredeyse. Kızıyla mağazaya gidip koltuklara bakarken ilk onu görmüştü. Diğerlerini bir daha incelememişti bile. Çünkü bu kırmızı kadife ortanca kız kardeşinin nişan kıyafetini hatırlatmıştı ona. Nişanlandığı senenin yazında trafik kazasında ölen kardeşinin geceden daha kara gözleri gelmişti aklına. Ardından incecik, narin bedeninin sereserpe yere uzandığı gazetedeki fotoğraf. Annesinin solan gülüşü. Kardeşinin kırmızı kadife nişan elbisesi.
Artık kimse o tarz elbiseler giymiyordu. Seksenlerin modasıydı. Zaten kardeşinden sonra modayı da insanların giydiklerini de takip etmez olmuştu. O meraklıydı böyle şeylere.
Elindeki çarşafı katlayıp tekrar koltuğuna yerleşti. Şu üçlü koltukta hiç üç kişi oturmamıştı. Hiç o kadar çok misafiri olmamıştı. Oysa kaç kişinin annesi, ablası, teyzesi, halası, anneannesi, babaannesi, komşusuydu. Atmış beş yaş üstü ayrıcalıkları tüm söz haklarını almıştı elinden. Ya da o yanlış anlamıştı büyüklüğü. Büyüyen sadece kendi yaşı değildi. Çevresindekiler de büyüyordu. Laf dinlemez, alttan almaz oluyordu. O da üstlerine gitmeyi seviyordu. Ve hatalarını kabul etmiyordu. Geceden kara saçları olan ortanca kardeşi hayatta olsa böyle olmazdı. O yalnız bırakmazdı onu. Yaşasa sabahları ona uğrardı. Koltuğa oturup, bacak bacak üstüne atar, tam arkasına yaslanırken saçlarını hafifçe savururdu. Ve kesinlikle burnunun ucuna kadar indirdiği gözlükleriyle dalga geçerdi. Ama asla onu kırmazdı. İkisi de bayatlamaya yüz tutmuş çaylarını yudumlarken gülüşürlerdi. Bu eğlenceyi hiç bilemeyecekti. Fakat bu keyfi tüm bilinmezlikleriyle özleyecekti.
Sehpanın üzerindeki telefona uzandı. Önce büyük kızını aradı. Sonra diğer kızını. İkisi de açmayınca torununu aradı. Ondan da aynı bekleme sesleri dıııt, dıııt, dıııt... Bari bir tanesi açıp iyiyiz deseydi. Aradan on dakika geçmeden mesaj geldi. Evden çıkarken "Tatilde bizi rahat bırak anne!" diyen kızıydı. Sadece "İyiyiz." yazmıştı. İçi rahatladı.
Televizyonu açacaktı ki vazgeçti. Penceresinin önündeki ıhlamur ağacının dallarına konmuş kuşların cıvıltısını dinlemeyi tercih etti. Artık başı kaldırmıyordu kendinin olmayan kuru gürültüyü. Hoş, kendi gürültüsüne de sabrı kalmamıştı.
Siyah kumaş tüm ev hanımlığı hilelerine rağmen koltuğun kenarına düşmüştü. Görmediği için de saniyler içinde unutmuştu. Son zamanlarda aklı bir gidip geliyordu. Bir tek şeyi unutmuyordu: Kardeşinin ince, narin bedeninin yere sereserpe uzanmış gazetedeki fotoğrafını. Yıllar geçmesine rağmen.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

kalbi olmayan bulut'a

Bir şemsiyenin altında gözlerin
Hafif ıslak akasyalar
Parça parça ölüyoruz
Bahar hep aynı
Ölü şairin sesi hep aynı
Solan hanımelileri
Bozuk çiçeklerin yanında
Şairle beraber kayıp

Susman yeterli yağmurun dinmesi için

27 Nisan 2018 Cuma

Bir Uzaylı ile Ayaküstü Sohbet

-Geldiğin boşluk benimkinden ya da burada bulunan herkesin toplam boşluğundan ne kadar büyük bilemem. Karanlığa gözlerin alışkın olarak doğduysan doğan güneşe rağmen karanlıkta kalmayı bilmediğini varsayabilirim. Ayrıca eminim ki uğrak yeri olarak kullandığın hayal dünyaları bizlerin tek bakış açısına mahkum düş pencerelerinden daha ışıltılı ve umut vadedicidir. 
Buralar çok gürültülü. Kendi sesimizden şüphe ettiğimiz çok an var. Bazen diyorum ki dışarıdaki bu sesleri dinlersem içimdeki ses susar. Benim olmayan gürültülere kulak verirsem sorumluluk almış olmam. Ama hiç de öyle olmuyor. Dışarıdaki bağırışlar devamında hep daha fazlasını davet ediyor. Uzaydaki ölümcül sessizliği merak etmiyorum desem yalan olur. Hatta burada öyle bir yer varmış, dünyada. Lisedeyken bir hocam anlatmıştı. O kadar sessizmiş ki orası; sadece kalbinin atışını duyuyormuşsun. Sadece kalbinin... Oradayken düşüncelerimiz de susuyor mudur acaba? Bizi ezen, boğan, yok etmeye çalışan tüm düşüncelerin, vicdani tüm muhakemelerin susacak olması... Kalbinin sesinin dahi duyulmaması...
Hiç çok mutlu olduğumu hatta şöyle diyeyim şimdiye kadar mutluluğum zirvede dediğim anı hatırlamıyorum. Zaten insan hep mutlu olamaz biliyorum. Mutluluğun en doruk noktasını da hep saklarmışız. Bunu yeni öğrendim. Yaşamına devam edebilmek veya sonrayı yaşamak isteğini kaybetmemek adına olabilir bu saklayış. Oysa bazıları da der ki benim hiç sırrım yok. Hayat tamamen bir sır etrafına dolanmışken.
Bu arada problemi de, çözümü de buldum sanırım. Bir gün seninle bir uzay gemisine atlayıp sonsuz boşlukta dolaşma hissini tadacağım. Evet, tüm sonuçlarını merak etmeden. Dünyadan ben uzaklaştıkça ne olacağını hesaplamadan. Bunu gerçekte asla yapamayacağımı, yapmaya tüm kalabalıklarımın izin vermeyeceğini biliyor olsam da seninle hayal dünyalarını gezeceğiz. Bunun ne problemle ne de çözümle yakından uzaktan alakası yok. Boş ver.
Benim biraz yalnız kalmam lazım şimdi. Her zamanki rolüme devam edeceğim. Bu yılki Oscar'ı bana verirlerse kabul etmeyeceğim. Kabul etmediklerim arasında tabii 'inceleme yapmadığımız sürece iç organlarımız yoktur' fikrini saymazsak en saçması bu sanırım.
Kendimi dinleyeceğim. Hit parçamı bulmak dileğiyle...

9 Nisan 2018 Pazartesi

kaçınılmaz gerçeği araştırmak

Her şey oldukça ve yeterince saçma değil mi? 
Aslında günler öncesinden, haftalar, aylar öncesinden ayarlanmış, planlanmış, kurgulanmış hikayelerim, yazılarım vardı aklımda. Ama o kadar uzun süredir erteliyorum ki bunu.. Ayrıca sadece yazmayı da ertelemiyorum.. Uyumayı, ağlamayı.. Ve sonra yaparım demeyi.. Ertelemeyi erteler mi insan? Şimdilerde yeni alışkanlığım bu. Esasında pek de yeni değil. Ertelemeyi alışkanlık edindiğimi fark etmem biraz uzun sürdü diyebilirim. Bunu demem neyi değiştirir bilemiyorum ama kabullendiklerim arasına eklenecek yeni bir şey daha bulmuş olabilirim. 
İnsanlar gözlerinin önündekini bulmakta o kadar aciz ki.. ya da o kadar umursamaz ki.. bilemiyorum. Ellerimden kayıp giden yıldızları umursamayarak gitgide o 'insanlar' diye bahsettiğim insanlar kategorisine kendimi de yerleştirmiş olabilirim. Ağlamayarak, uyumayarak, yazmayarak, kendimi yok sayarak onlardan olmam diye düşünüyordum. Yine onlar tarafından aptal ve değersiz yerine koyulunca hissettim bunun kaçınılmaz olduğunu. Yazık! Daha erken fark etmek isterdim.  İşte, değişeceğimden değil de..
Hani bi' ağlasam devamı gelir biliyorum.
Boş verdim. 
Papatyalar açmış.
Sen düşme diye koşarken fark ettim.
Burada olmayı ben de sevmiyorum.
Gidecek yerim yok.
Sadece vakit geçsin diye bekliyorum.

16 Mart 2018 Cuma

İnecek var! -7

Kimse karşısındakine değer vermiyor. İster bu aç bir kedi olsun, ister kanadı kırık bir kuş, ister yardım isteyen bir insan... Kimse hiçbir şeyi umursamıyor. Özürler boşa harcanıyor. Bilgisine sonsuz güvenmek istediklerimiz laf dinlemiyor.
Bir kız ne kadar küçük yaşta inanıyor tanımadığı birinin hayatını değiştirebileceğine? Bir anne ne zaman vaz geçiyor kendi yetiştirdiği çiçeklere güvenmekten? Ne kadar da zavallıyız değil mi? Güçlüyü oynamamız üç saniye falan sürüyor. Oysa yol aldıkça dikleşmeliydi başımız. Göğe ermek niyetinde değildik hiçbir zaman ama en azından sevdiklerimize verdiğimiz sözleri tutabilseydik.
Kelimeler hep anlamsız geliyor artık. Yerli yerinde değil hiçbiri. Ortaya dağılmış küçük oyuncaklar gibiler. Toplanmadıkça ayağımıza batıp canımızı acıtıyorlar.
Nefes alıp vermelerim bozuluyor. Attığım her adım beni kendimden uzaklaştırsın istiyorum. Kilometrelerce yürüsem de kaçamıyorum kendimden, bencilliklerinizden, imalı sözlerinizden. Ne ara bu kadar oyun kurar oldunuz? Her gün yüzüne baktıklarınızdan da mı utanmıyorsunuz?
Bugün bir şey daha öğrendim. Kimse karşılığını almadıkça size değerli olabileceğinizi dahi hissettirmek istemiyor. Bu zamanlarda umursamamazlık hayli moda. Modanız batsın.
Hatta komple batalım. Çok uzun sürdü bu mevzu. Olmuyor işte yapamıyoruz. Kendimizi kurtaramadığımız gibi etrafımızda olmayanları bile karanlığımıza sürüklüyoruz. Her birimiz içi hınca hınç dolu karadelikleriz. Bir yerleri doldurma konusunda da metrobüs kültürümüz sayesinde liste başlarındayız zaten.
Nereden çıkış yapıyorduk?

9 Mart 2018 Cuma

Değer Biçimi

Bulutlardan yorgunum, 
Bana inanmayanlardan yorgunum,
Beni duymayanlardan yorgunum...

Parayla şifa ve bilgi dağıtılması oldukça saçma. Muhtaç olunan en temel iki olguya nasıl değer biçilir? Anlamıyorum, aklım almıyor. Paranıza para katmak bu kadar mı değerli? Bir de yetmezmiş gibi bedava derslerde ahlaktan, haktan, hukuktan bahsediyorsunuz. Seansınızın kaç lira olduğunu bilmesem gözlerim dolacak.

İncecik kumaşları kışın ortasında, kadife pantolonları yazın sonunda satanlardan şikayetçiyim.

Bu gece de en ufak bir şeyde tüm yağmurlar denize dönecek diye korkuyorum. Berbat bir benzetme biliyorum. Ama kolaysa lütfen siz yazın eliniz kolunuz bağlıyken. Kime, neyi, hangi hakla şikayet edeceğinizi bilmeden siz yazın lütfen.

Mutlaka deneyin!

Unuttuğum tüm güzel metaforların bu defalık affına sığınırım.

21 Şubat 2018 Çarşamba

Sanırım, kayboldum.

Üzgünüm, bugünlerde kafamın içinden çıkamıyorum. Sinek yakalasam bile bunu çok ciddi bir işmiş gibi gösterebilme yeteneğine sahip olduğumdan orada yani kafamın içinde gerçekten ne yaptığımı bilmiyorum ama ciddi bir iş olmalı. Çok sık kendimle konuşuyorum. Kızıyorum, acımasızca eleştiriyorum. Sonra özür diliyorum. Ardından tekrar aynı döngüye başlıyorum. Kendi içimden çıkamıyorum kısacası. En son lisede bu kadar saplanmıştım nereden geldiğini kestiremediğim ama kulağımın dibinden de hiç ayrılmayan bu sese. Kendimden çok özür dileyerek orada takılmayı gerçek dünyama tercih ettiğimi dürüstçe itiraf etmeliyim.
Buralar bir garip aslında. Gözümde biriktirdiğim yaşların haddi hesabı yok. Sözcükleri çoktandır tüketmiştim. Bu tüketim çılgınlığına gözyaşlarını da eklemeden faturalarını kesmeliyim. Her haber sizin de boğazınızda bir düğüm değil mi? Kimin yüreği dayanabilirki minicik çığlıklara? Kim hilal uğruna batan güneşleri gözleri yaşlı bir tebessümle yolculamaz ki? Bir de bana özel hep yanımda olan hüzün çiçeğim var. Her acısını dindirmek istediğim ama elimden sadece onun gözyaşlarını seyre daldığım hüzün çiçeğim. Yıllar öncesinde bir cehennem sıcağında son kez gülümsemiş. Sonrası hep ayrı, hep yalnız. Hikayesini yazmaya kimsenin cesareti yok. Anlatmaya, yeniden yaşamaya gerek yok. Herkes sözleşmiş gibi. 
Üzgünüm. Bugüne kadar hiç gözce konuşmadım. Gözlerimin bana ihanetinden hep korktum. Daha uzaktakileri daha çok sevdim. Mesafeler insanı yormaz. Uzaktaki gözler yanıltmaz. Sesteki güven daha gerçekçi. Gerçek sesi olmayan biri olarak söylüyorum bunu. 
Ne güzel demiş yazar "Yazmasaydım, delirecektim."
Ne güzel demiş şair "Hani ey gözyaşım, akmayacaktın."
Bir hayale fazlaca kapılınca yorgun düştüm. Gerçeğine cesaretim yok. Bugün de öylece bitti. Zaman da bitse...

15 Şubat 2018 Perşembe

iyi geceler!

bundan bahsediyorum işte. gecenin bir yarısı evinizin koridorunda olduğunuzu düşünün. tüm ışıklar kapalı. gözlerinizi de kapatın. bir adım atın. düşmediniz. şimdi gözlerinizi açın ve etrafınıza bakın ne değişti?
yürüdüğünüz yol ne kadar değişti? tamam, şimdi de gözleriniz açık devam edin. arada kapatın gözlerinizi. peki ya ne değişti? gördüğünüz, hissetiğiniz farklı olan ne var?
birbirinin benzeri hayatlar, benzer gülümsemeler, saçma sapan kalabalıklar?
sadece sevdiklerinizin mezarına çiçek götürmekten korkmuyor musunuz? onların yanında olmadığınız her an için kendinizi suçlamıyor musunuz? onları bir başına bırakmak sizi daha da çaresiz hissettirmiyor mu?
karanlıkta yürümekle gözleri kapalı yürümek ne kadar farklı? ya da karanlıkta o karanlığa daha kolay alışabilmek için gözlerin açık yürümek?
yeraltını çok sevdim. arada oraya çay içmeye gittiğim doğru. ama sevmekten vaz geçtiğim çok şey var. zaman geçtikçe saçmalıklara kafa yoruyoruz ve vakitsizlikten yakınıyoruz. sanırım kendimizi sevmiyoruz. 
boğulduğumuz kalabalıklara hapsedilmek hoşumuza gidiyor. kimseyi tanımıyorum. tanımadıkça mutlu oluyorum. En kolayı mutluluktu sonuçta.

9 Ocak 2018 Salı

Hiçliğin Anısına

Boşluğun sessizliğini duydunuz mu hiç? Verilen cevapları anlamlandıramadığımızda dipten gelen o düşme sesini… Ya da ne bileyim görmekten vazgeçip vazgeçtiğiniz yerde sarı papatyaların titremesini duydunuz mu? Duyulacak ne çok şey var oysa makinelerin gürültüsüne, klimaların vızıltısına, arabaların homurtusuna tercihen. Aradığımız sesi bulamadıktan sonra milyonlarca nota dinlesek en usta ellerden dökülen ne fark edecek ki? Aradığımız cümleyi kuramadıktan sonra en bilge yazarlardan romanlar okusak ne fark edecek? Ne değişecek değişmesi gerekenler değişmedikten sonra? Gelecekten gelen haberler neye yarayacak dünün hüznünü silemedikten sonra? Yaşadığın her andan pişman olduktan sonra yarın ne getirebilir ki sana hiçbir şey birikmemiş kumbarasında? Bulut ne yağdırabilir ki yeterince gürleyip esmeyince? Ne olabilir? Olacakları ne kadar sınırlandırabiliriz? Oturduğumuz yerden ne kadar uzağı görebiliriz? Kapılara varmadan açılmadıkları için nasıl sızlanabiliriz? Yazmadıktan sonra nasıl okuyabiliriz? Ya da tam tersi. Tersine akan bir nehirde boşa yüzerken hangi fizik bilgisi bize yardım edebilir? Kimden yardım isteyebiliriz herkese yüz çevirdikten sonra? Kendi başına kalınca kendi sesinden korkar mı insan? Kendi gölgesini, gürültüsünü, yansımasını tanıyamazsa ne olur? O kadar susturabilir mi içini? Doğruları konuştukları da bırakırsa onu, yalanları hep gelmez mi peşinden? Değersizliğine alışmış biri değer verebilir mi ya da gördüğü değeri anlar mı? Yok sayılmakla meşhur kişi ne kadar var olabilir? Hangi varlığını sorgulayabilir? Yoklukla varlık arasındaki farkı nasıl görebilir? Varlığının hiçliğine yürekten inanmış biri nasıl hissedebilir, hisseder mi? Hiç var olmamışsa biri için yok olduğunu nasıl anlar? Peki ya var olmayı nasıl becerecek? Belki de "Evet, bu defa doğru yoldayım." dediğinde çoktan yoldan çıkmışsa? Kimse de "Bu yol, o yol değil." demiyorsa? O zaman kaybolduğunu kim söyleyecek ona, daha önce de hep kaybolmuşsa?

Boşluğu gördünüz mü hiç?