20 Aralık 2017 Çarşamba

Saat 10.38.

Bugünlerde siyahın bile rengi değişti. Eskisi gibi değil. Yağmur yağıyor ve ben sadece izliyorum. Bu bile aslında durumu açıklamaya yeter. Başka söze gerek yok. Sözlerimi kendime saklıyorum her zamanki gibi. Havuç turşularımın yanına koyacağım. Sonra da unuturum. 
Geçen gün kıyamet kopsun istedim. İtiraf ediyorum. Tüm kötülerin yanında tüm iyilerin de yanmasını, bir nevi acılarının dinmesini istedim. Haberleri izleyince yüreğim yoruluyor çünkü. Ve hiçbir şey yapamıyoruz. Yapanları da alkışlıyoruz sadece. Su serpiyoruz yüzümüze yalnız. 
Metrobüs kültürüne adapte olduk. Hiç sormadan, ne oluyoruz demeden. Evrimin en hızlısı bugünlerde yaşanıyor. Darwin görse gözleri dolardı. Ve bilimi falan düşünmeden gidip yatırım yapardı. Artık inanmayanların bile dini imanı para. Gerçi Darwin'i falan bilemem. Herkes vicdanını sakalıyla, makyajıyla gizliyor. Gözleri görmesek de olur. 
Dönemin zihniyeti berbat, şikayet kutuları hiç boşalmıyor, mandalinalar sahici değil, hava bile garip. En önemlisi de kimse kimseye güvenip onu sevemiyor, sevmek için bile çaba harcamıyor. Ve son olarak yağmur yağıyor ben sadece izliyorum. Bu bile aslında durumu açıklamaya yeter.

6 Aralık 2017 Çarşamba

Bünyamin karlı bir havada gitmeyi seçti.

Demek gidiyorsun Bünyamin. Nedenini sormayacağım. Benim için gideceğini söylemen, haber vermen bile yeterli. Belki sebebi benimdir diye düşünmeyeceğim zaten senden beni azıcık da olsa düşünmeni isteyerek yeterince bencillik yaptığımı sanıyorum. Yine de teşekkür ederim bu bilgilendirme için. Her ne kadar kendi yazdığı karakter tarafından terk edilecek ilk yazar olsam da gittiğin yerde daha mutlu olmanı istiyorum. Ne dersin belki bu defa hak ettiğin baş karakter unvanına ulaşırsın. Kimi zaman yeşil kimi zaman siyah olan gözlerine yeni hikayelerde benim yükleyemediğim tüm anlamlar yüklenir umarım. Sevdiğine bakınca güneşi ısıtan gülüşün başkalarına umut olur. Benim okuyucularıma nasip değilmiş. Trafiğe takılmadan, teyzelerden azar işitmeden, işinden istifa etmeden, yağmura yakalanmadan nice yollar yürürsün ve karanlığından kurtulursun. Ah be Bünyamin, benim yerime de uç. Sevdiklerinin gökyüzünde pofuduk fillere benzeyen bulut ol. Tüm kararlılığınla git. Ardına bakma. Neden diye sorma. Beni öylece bırakıp git. Geri de gelme. Nasıl olsa ben kendime yeni hikayeler bulurum. Önemli olan sensin. Gidenler zaten geride kalanların başının çaresine bakabileceğini bilerek gidiyor. Yoksa herkes yerli yerinde kalır, kök salar. 
Lütfen Bünyamin. Tam da giderken sevgi sözcükleri sarf etme. Yarım kalanlar yarımken daha güzel. Hem sen beni bilirsin. Ben sonu okuyucunun hayal dünyasına bırakılmış öyküleri daha çok severim. Sonu bende kalsın bu konuşmanın.
Bak, otobüsün bir sayfanın son satırında seni bekliyor. Herkes gibi sen de el sallama sakın. Elini salladıkça tüm anıların dağılır Bünyamin.
Git hadi. Beni düşünme. Ben alışkınım. Sen de alışmaya bak. Sakın pişman olayım da deme. 
Başka sayfalarda buluşmak üzere. Beni unut Bünyamin.

15 Kasım 2017 Çarşamba

Yeşil deftere

Bir şehre yakışmalı insan. Kendini oraya ait hissetmeli. Ya da bir resimde mutlu olmalı. Resmin bir parçası olmalı. Resimde bir parçası olmalı ya da. Omzunda umut kırıntıları olmalı. Sarı bir yaprak yeni düşüp dağılmış gibi. Rüzgarla saçlarını bırakmalı. Saçlarına kasımpatılar takmalı. Yeni hikayeler dinlerken hüznü martılara bırakmalı. Sesini, kendi sesini duymalı. Yarım gülüşlerini silmeli dudağının kenarından. Yitip gidenlere, unutup gidenlere, hiç gelmeyenlere üzülmemeli. Takılmadan yarınlara ve yarımlara kendi kalabalığında ve karanlığında kaybolmalı. Hiç aramamalı, hiç bulunmamalı sadece kaybolmalı. Sesini duymalı yalnızlığın. Bunca insan içinde Galata'ya yanmalı. Her sabah onu düşlemeli. Her doğan günden bir şeyler beklemeden en çok da doğaçlama yaşamalı. Öylesine, öylece...

28 Ekim 2017 Cumartesi

boşuna

bomboş günleri bitiriyorum. öylesine.aslında daha önce hiç sıkıntıdan yazdığımı hatırlamıyorum. ama şimdilerde genelde vakit doldurmak için yazıyorum gibi. aslında yaptığım her şey sadece vakit doldurmak için. resmen kendi boşluklarımızı hiç hayal etmediğimiz şeylerle dolu göstermeye çalışıyoruz. ve her nasılsa pek de başarılıyız bu konuda. yani dışarıdan bakan biri anlayamıyor hiçbir şeyi. bilmiyorum, belki de anlıyordur. kendime dışarıdan bakmayalı uzun zaman oldu. elimin ayağımın birbirine takılmasının, hareketlerimin sakarlaşmasının tek nedeni bir hedefimin olmayışı olabilir mi? dalgınlığım daha çok gözlerimi belirli bir noktaya dikemediğimden olmasın sakın. aman kızım sen de sakarım, işe yaramazım demiyorsun da boş yere edebiyat parçalıyorsun. peki, madem öyle ben kendi  içimde olaysız dağılayım. paramparça ettiğim gelecek kırıntılarının yanına biraz daha ufalanarak döneyim. ne zaman uyanırım bu uykudan bilmiyorum. bu boşluk öyle dolacak gibi de durmuyor ya pek. hayırlısı. üç beş yıl önceyi özlemiyor da değilim hani. sanki her şey daha berraktı. kafam  bu kadar karışık değildi. çoğu kararım daha netti. şimdi sanırım tutamadığım sözlerin acısı çıkıyor. en çok da gecenin bu vaktinde. işte boşuna yazdın yine. en can alıcı cümle ya birkaç yıl önce söylendi ya da birkaç yıl sonra söylenecek.
şimdiyi değersizleştimekte pek başarılıyım artık.
bari alkışlar boşuna gitmeseydi.

24 Eylül 2017 Pazar

bünyamin ve kapısı

Bünyamin kapıya yaklaştı. bu defa kapının nereye açılacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. daha önceki kapıları düşündü. hepsi boştu, bomboştu. daha öncekiler de bu seferki de boştu. en azından kolunu tuttuğu kapının da ardının boş olduğunu düşünüyordu. hem sadece rengini, oymalarını, kapı kolunu görebildiği kapının neler getirebileceğini nereden bilebilirdi. Bünyamin aynen böyle düşündü.kapıyı açmadı. sanki kendi yansımasını görebilecekmiş gibi gözlerini dikti kapıya. ne olacağını o da bilmiyordu ve bu bilinmezlik hoşuna gitmeye başlar gibiydi. kendine nasıl bir acı çektirdiğinin farkında değildi. beklemek onun tüm beklentilerini mahvediyordu. bekledikçe düşünceleri içinde büyüyordu. küçücük dahi olmayan umutları devleşiyordu. kapıyı açmadı Bünyamin. ardında olanları düşünmek istemiyordu ama bir anda nefes almak gibi bunu da istemeden yaptığını fark etti. artık kapının ardında olanları düşünmek otonom sisteminin bir  parçası olmuştu.
kapı kolunun tutan elinin terlediğini hissetti. kolu bırakıp elini tişörtüne sildi. ortalık çok sıcak olmuştu. alnından terler akıyormuş gibi geldi. elini alnına götürdü. hiçbir ıslaklık yoktu. tekrar kapı kolunu tuttu. 
kapıyı açtıktan sonra neler olabileceğinden korkmaya başladı. oysa bir iki saniye önce umutlar büyütüp devleştirmişti. şimdi o devi kendi yaratmamış gibi korkuyordu.
Bünyamin kapıyı açmadı. geldiği gibi kapıdan uzaklaştı. nasılsa birileri açardı. o da kapanmadan içeri bir göz atardı. belki de o kapı onundu ve hiç kimse açmayacaktı.
uzaklaşırken içindeki korkunç umut devini öldürmeyi unutmuştu. Bünyamin katil değildi ama artık kapıdan daha büyük bir derdi vardı. bir kapının ardındaki boşluktan daha büyük bir boşluğun içindeydi. boşluk da kapı da kendi içindeydi. ve tarifi mümkün olmayan dev de onlara eşlik ediyordu.
Bünyamin artık kapıydı, boşluktu, devdi.
kapıyı açmadığına pişman olacak vakti dahi kalmamıştı. bir daha kapı falan da görmedi.

4 Ağustos 2017 Cuma

şiir kurtuluş projesi çöktü.

zaten en başından edebiyata olan ilgimi bilen herkes bunun böyle sonlanacağını söylemişti. öncelikle onlara bu denli ileri görüşlü ve bana karşı açık  sözlü oldukları için teşekkür ediyorum. şiirin hiçbir şeyi kurtarmayacağını bilerek, en azından kurumaya yüz tutmuş katı fikirlerden ötesine geçmeyen tanışma konuşmalarında yüzümüze su serpeceğini düşünerek yola çıkmıştım. ta ki sonuna geldiğim yolu  sadece reklam yaptığımı varsayanlar olduğunu görene dek. belki de reklam yapıyorum dedim kendi kendime ve reklam piyasasının saçmalığından dem vurduğum bir geyiğin sonunda sitemin adını değiştirdim. elimden gelen tek köklü değişiklik bu olduğu için belki. şiirin kurtuluşa giden yoldaki görevi yavaş yavaş tükendiğine göre artık uğrak mekan yaratma vakti gelmiş demektir. sonuç olarak yaklaşık üç senenin sonunda gezegenler arası yolculuk henüz keşfedilmemişken kişisel uğrak mekanımı açabilmiş olmanın gururu içerisindeyim. yazmaktan vazgeçtik mi? elbette hayır. sadece üzeri kapalı kalması gereken önemsiz e-postalar kutusuna taşındık. velhasılıkelam içimiz daha da karardı yazdıkça. yeni yıldızlarda buluşmak üzere.

not: tekrar bir okudum da yazdıklarımı sanki bir daha yazmayacakmışım gibi olmuş. öyle değil. bir kere yazan bir daha vazgeçemez fikrini benimseyenlerdenim. bu yazıyı bir sonuca bağlamak gerekirse "Tanrım, bir projem yok! Az önce fark ettim, tek bir projem bile yok." noktasındayım.



16 Haziran 2017 Cuma

Arıza

Kendimi geçiştirmekten yoruldum. Asıl konudan sürekli uzaklaşıyorum. Problem çözmek niyetinde değilim. Gerçi problemin gerçek bir sıkıntı olmama sorunsalı da konudan uzaklaşmama sebep oluyor olabilir. Belki de her zamanki abartılarımdandır. Ya da tek başıma inmeye korktuğum kadar derindir mesele. Ya da sadece gözümde büyütüyorum. Ya da sözcüklerle ifade edince ortaya bir mesele çıkmayacak olmasından korkuyorum. Bilmiyorum. Gerçekçi görünmediğinin farkındayım. Zaten dışardan bakınca her şey farklı görünür. Dışardan bakınca her şey sınıflandırılabilir, etiketlenebilir. Keşke dışardan gördüğümüz gibi kalsa her şey. O zaman edebiyat olmazdı ama. Neyse bu başka bir fikrin özet cümlesi. Buraya ait değil. İşte bunu yapıyorum kendime. Asıl cümleyi hep yanlış yerlerde söylüyorum. Ve kimse fark etmiyor. Bazen diyorum ki keşke o şaire o kadar özenmeseydim. Belki aynı yol değil ama aynı gidişler. Neyse ki cümleler, şiirler farklı... Yine konumuz kayboldu. Zaten asıl derdini hiç bilemedik desene. Gerçi ben de hiç bilemedim ki.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

durum...

Duvardaki saate baktı. Durmuştu. Oysa tik takların ondan geldiğine emindi. Pilini çıkarmış olmalıydı. Hatırlamıyordu ama uyuyamadığı gecelerden birinde bunu yapmış olması mümkündü. Kolundaki en az otuz yıllık annesinin hediyesi dijital saatine baktı. Ona göre modası hiç geçmeyecek bir saatti bu. Annesinin ona hediye ettiği zamanı hatırlıyordu. 'Artık liseye geçtin. Sınavlarda bu saati kullanırsın. Bir pil taktırsan yeter. Ben hep gençliğimde bunu kullanırdım.' demişti verirken. Tekrar o anı yaşadı sanki. Baktığı saatin kaç olduğunu unutarak sol kolunu usulca eskimiş koltuğun koluna yerleştirdi. Saati hatırlamadığını fark edip hızlıca tekrar baktı koluna. Dışarıdan biri görse ne düşünür acaba diye geçirdi içinden. Ufak bir tebessüm kondu dudağının kenarına, ardından hızlıca uçtu gitti. Ahmak gibi göründüğüne emindi. Bomboş bir odanın ortasında kırmızı tekli bir koltukta oturuyordu. Duvarda pilsiz bir saat vardı. Çantasını koltuğun ayağının dibine bırakmıştı. Pencerede perde yoktu. Tavanda çıplak bir ampul duruyordu. Ampulün güçsüz sarı ışığı kendini dahi aydınlatmaya yetmiyordu. Kapının karşısındaki duvarda bir ayna vardı. Kırılmıştı. Nasıl kırıldığını hatırladı bir an. Gözleri doldu. Vazgeçti, ağlamayacaktı. Hiçbir zaman, hiçbir yere ait olmamıştı. Şimdi bu evi de her zaman yaptığı gibi terk edecekti. Bu aynaya, eski saate ve rengi solmuş yayı çıkmış kırmızı koltuğa ihtiyacı yoktu. Küf tutmuş duvarı unutacaktı. Soğuk havalarda küfü daha da kararan içinin minik bir fragmanı olarak gördüğü is kokulu duvarı hatırlamayacaktı. Belki yeni taşınanlar yaptırırdı bu duvarı. Umurunda değildi. Duvar istedikleri gibi değiştirebilirlerdi.. Belki de yeni taşınanlar üzerinden defalarca boya geçilmiş dalgalanmış bu duvarı yıkıp odayı büyütecekti. Ayağa kalktı. Saate ne zamandır burada olduğunu hesaplamak için baktığını hatırladı. Ancak ne zaman geldiğini unutmuştu. Pencereye yaklaştı. Hava kararmıştı. Bu pencere önünde çoğu gece yağmur yağması için dua ederdi. Sokağın karşısındaki eski ahşap binanın yıkıldığını fark etti. Bunu nasıl da daha önce görememişti. Bir müzik sesi duydu. Pek müzik denilemezdi. Daha çok bir piyanonun tuşlarına ritmik bir şekilde vuruluyor gibiydi. Üst kattaki komşularının oğlu piyano almıştı. Gözlerinin kenarında kırışıklıklar birikmiş kadın 'Tam zamanında taşındınız kuzum. Yoksa başınız şişecekti.' demişti, tüm memnuniyetini abartılı makyajının altına gizleyerek.
Dikkatini toparlayıp saatine yeniden baktı. 9.21. Bayağı geç olmuştu. Çantasını aldı. Kapıya doğru ilerledi. Bir kez daha arkasına baktı. Tüm odayı gözden geçirdi. Tüm hatıralarını aynanın kırık parçasına emanet ettikten sonra ışığı kapattı. Çatal,kaşık, televizyon, telefon, çamaşır makinesi seslerinin eksik olmadığı evde şimdi sadece ayak seslerini duyuyordu.
Koridorun sonundaki kapıya geldi. Kapıyı açtığında keskin bir apartman serinliği yüzüne çarptı. Bir hikaye burada bitmişti. Piyano sesi ise devam ediyordu.  

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Bir hikaye yazsaydım adını ne koyardım bilemedim.

Tekrar gökyüzüne baktı. Bulutlar iyice toplanmıştı. Rüzgar da kendini hissettirmeye başlamıştı. Bir bilim-kurgu romanı yazsaydı ilk cümleleri bunlar olurdu herhalde. Romanın filme çekilebileceği fikri belirdi zihninde. Imdb puanı altıyı geçemezdi. Kısacık da olsa içini hüzün sardı. İşte bu gerçekten anlamsızdı. Çayından bir yudum daha içti. Birazdan sesini duyacağı bir şimşek çaktı. Balkonda kalmaya karar verdi. Belki de dışarı çıkardı.
Bir yudum daha çay.. Bir aşk romanı yazsa adı bu olurdu herhalde. Sokağa baktı. Daha yağmur başlamadan kavgası başlamıştı. İki araba birbirine girecekken frenlemiş ama şoförleri kendilerini frenleyememişti. Avaz avaz bağırıyorlardı. Tam da şu anda bir perinin gelip tüm dünyayı susturmasını istedi. 
Sadece sessizlik olsun ve ardından yağmur... Olmayacağını biliyordu. En azından bir polisiye kitabı yayınlasa arkasındaki kısa özette yazacak kelimeleri bulmuştu.
Bir iki damla su değdi yüzüne. Birkaç dakika sonra bastırırdı. Adamlar susmadı. Çayı da soğumuştu. Dışarı çıkmaya karar verdi. Ama önce çamaşırları toplamalıydı. Ya da çiçeklere su mu verseydi?
Önce saksıları balkonun kenarına çekti. Yağan yağmurdan onlara da gelsin diye düşündü. Sonra çamaşırları topladı. Dünkü güneşin ardından iyice kurumuşlardı.
Şimdi dışarı çıkma zamanıydı. Şemsiyesine baktı. Almamaya karar verdi. Bu nisan yağmurunda şemsiye açmak yağmura saygısızlıktı. Usulca kapıyı açtı. Ev ile ilgili tüm düşüncelerini eşikte bıraktı.
Dışarıda onu bekleyen bulutlar, yağmur, rüzgar ve onun olmayan gürültüler vardı. Kendi içindeki uzay sessizliğine çekildi. Bir hikaye yazsa ilk sözleri bu olurdu herhalde.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Gecenin üçü

Benimle konuşmanız için illa yağmur mu yağmalı bayım?
En kısa zamanda tüm doğruları değiştirmeli
Beş şıktan en rüküşünü seçmeli
Seçim vaatlerini art arda ekleyip duble yollar yapmalı

Yağmur yağması için illa sizi mi beklemeliyim bayım?
Çoklu kişiliğime hakaret bu
Alma çılgınlığına artı bereket
Beklemek kısacık ömürlere zulmet

Yağmayan ağrılardan, romatizmal yağmurlardan muzdaribim
İlaçlarımdan ayrılıp yeni bitkiler kaynatmalı
Bilmek de farkında olmak kadar sahtekâr mı
Belgede sahtecilik gelecek için değer mi



Yeter artık
Beni düzeltme
Sessizce onayla
...

Sessizlik
İyiki gerçek hayat böyle değil.

19 Nisan 2017 Çarşamba

Doğruları mırıldanmak

Doğrularımız olmalı, bir de vazgeçemediğimiz şarkılarımız. Nasıl ki şarkılarımıza laf söyletmiyorsak, nasıl ki onlardan sıkılmayıp tekrar tekrar dinliyorsak doğrularımız da öyle olmalı. Olmalı ki en ufak bir eleştiride tüm doğruluk fenomenlerimiz çökmesin. Daha da yükselsin. Arkasında dimdik duralım. Edebiyatı mesela doğrularımız için yapalım. Tüm süslü kelimelerimizi kandıramama üzerine sarf edelim. Tüm cümlelerimizi yalan söylememe üzerine kuralım. Vicdanımız rahatlasın, kendimizi dipsiz kuyularda dahi şarkı söylerken bulalım. İstemsizce doğrularımızın arkasında duralım. Sinir sistemimizin en güzel, en yararlı refleksi bu olsun.
Ama düşünüyorum da sesimiz cılızken de favori şarkımızı mırıldanabiliriz. Varsın kimse  duymasın. Hep birlikte aynı şeyi söylemesek de, farklı melodileri sevsek de en sonunda bir gürültü duyulacaktır. En sonunda bir kelime anlaşılır.
Demem o ki doğrularımızın arkasında duralım. Dalga geçenler, korkak diyenler mutlaka mutlaka olacaktır. Bocalamak günlük sporlarımız haline gelecektir. Test edilmek zorundayız, sınırlarımızı bilmek için. Testler de zamanla antrenman olacak. Şarkımızın sözlerini başkaları için değiştirmiyorsak sorun yok. Kendi şarkımızı kendimiz yazıyorsak daha çok yalnız kalırız belki. Ama melodiyi sevdiysek vaz geçmeyelim. Varsın yol sıkıcı olsun. Varsın yolun kenarında kediler, köpekler olsun. Yol yeter ki doğruya varsın.

15 Nisan 2017 Cumartesi

yok musun

ve halıdan özür dilerim
ve limondan
ocakta unuttuğum sayısız çorbadan
sonra yapmak için not aldığım ama yapmaya üşendiğim keklerden
yıkamadığım bulaşıklardan
yıktığım hayallerden
abartmadığım yeteneklerimden
anlatmadığım hikayelerimden
yerden almak istemediğim sonuçlardan
çare olmayan doktorlardan
gittiği için üzülmediğim kimselerden
kimsem olmayanlardan
hiç kimsem olmayacaklardan
yarın görmeyeceklerimden
beklemeye layık görmediklerimden
arkasından konuşmayı suç bildiklerimden
beni kıran ama benim kırmaya korktuklarımdan
vanilya kokmayan soğumuş kahvemden
şekersiz çikolatama zam yapanlardan
yüzüme gülüp sonrasını umursamayanlardan
uzun uzun ekler almış kelimelerden
okumayı ertelediğim yazarlardan
yeni yazanlardan
yazmayı sonraya bıraktıklarımdan
her türlü sosyal medya mecrasından
verdiğim sözü tutmadıklarımdan
mesafelerimi aşamayanlardan
mesafelerimi aşmasına izin vermediklerimden
umudu olanlardan
umudu olamadıklarımdan
hayali olmadığımı bilmeyenlerden
beklediklerimden
köşeyi her döndüğümde karşıma çıkan annelerden
ve oğullarından
kalemimden
fildişi kalemden
senden
günden
sessizlikten
...
özür dilerim
kendimden
değil ama
o başka bir zamana
belki de hiçbir zamana
ve şimdiden
özür dilerim
...



9 Nisan 2017 Pazar

Lütfen saatlerinizin ayarı ile oynamayınız.

Bu yazının ilk cümlesini arıyorum. Sanırım kaybettim. Diğer kayıplarımı hesaba katmıyorum bile. Zaten birkaç küçük fırsat ve hayalden ibaretler. Onlara hayıflanarak bir ömür yeterince vakit kaybettik. O saatleri atlamanın, ileri almanın imkanı yok.
İmkanı olan başka şeyler var mesela. Sözlerimiz. Ortalığı karıştırmayan, kimseyi infiale sürüklemeyecek, tamamen bir amaca bağlı sözlerimiz. Nasıl ki dil sürçmeleri bilinçaltında yatan baskılanmış gerçeklerimizi ifade ediyorsa başkalarından duyduklarımızı da bir başkasına iletilirken o cümleye inanmışlığımızı ortaya seriyor bence. Kimse inanmadığı şeyi bir başkasına iletmez kısacası.
Bu kadar derdin arasında buna takılmak da işin boşvermişliği olsa gerek. Oysa tam şu anda tüm gelecek iki seçenek halinde önümüze sunulmuş durumda ya da tüm ölümler farkedilmeyi beklemekte. Bizse günlük uğraşlardan, keyiflerden ileri gidemiyoruz. Tabağımızda tuzumuz olsun da kabağımız olmasa da olur düşüncesindeyiz.
Kaybolmuş ve kaybolmayı bekleyenlerden olmamak gerek.

Ve arasıra aklıma gelmezsen mutlu olurum. Bu kadar yokken bu kadar aklımı meşgul etmen yorgunluğuma yorgunluk katıyor.
Düşüncelerde dahi olsa bu kadar çok karşılaşmamız mümkün değil.

17 Mart 2017 Cuma

Krem rengi koridor

Elimdeki mürekkebe bakıyorum
Bir de benim olmayan seslere
Her zamanki gibi bir sıra bekliyorum
Yine elimdeki mürekkebe bakıyorum
Nasıl bulaştığını biliyorum
Dışarıdaki seslere ait olmadığımı da
Içimdekilerin bana ait olmadığı gibi
Birçok birçok hastalık öğrendim
Ama boşluk hissine ait tek terminoloji duymadım.
Belki latince bilseydim, doktorlara derdimi anlabilirdim.
Hiç tanımadığım, derdime ortak olmasın diye uğraştığım doktora.

Gözlerim tekrar ellerimde
Daha yeni bir şiire mavi mürekkep bulaştırmışım gibi duruyorlar.
Ya da bir pazar sabahı bulmaca çözmüş gibi.
Ardından gelecek kahvemi bekliyorum.
Yine bekliyorum.

Ölüm korkusunu duyuyorum sadece tanışık olduğum bir doktordan
Korkuları okuyorum gittikçe yazıları aşina gelen bir yazardan.

İşte her şeye rağmen buradayız.

Ellerimdeki mürekkebe bakıyorum.
Yıkamaya kıyamıyorum.

11 Mart 2017 Cumartesi

Tüm müdahalelere rağmen kurtulamadık.

Bilmiyorum işte. Bilmiyorum. Her bilmiyorum bir çaresizlik olup düğümleniyor boğazımda. Elimden geleni yapamadıkça, fırsatları tüketmedikçe daha fazla yiyorum kendimi. Bu olayın içine de kattım ya kendimi, helal olsun ne diyeyim. Üç gün önce sadece bu şehrin kalabalığından şikayet ederken şimdi nerede olduğumu bilmek istemiyorum. Sadece durmak bilmeyen bir vapurdan en sevdiğimin inmesini bekliyorum. Yani eylemler hep aynı. Bilmiyorum, bekliyorum, üretmiyorum, yardım edemiyorum. En yakınına yardım edemedikçe bilgi yığınlarını birbirine ekliyorum.
Ne yaparsak yapalım kurtulamıyoruz üzerimizdeki yükten. Ne yaparsak yapalım oldukça iddialı bir söylem ama yaptıklarımız azıcık da olsa kendine güven barındırmıyorsa yaptıklarımız olamazdı zaten. Sadece basit bir 'Yapılacaklar Listesi' olarak kalırdı. Kabul anlaşılması zor.
Dışarıdan gelenlere de kapalıyız. Kısacası kurtulmak için hiçbir şey yapmıyorum. Çoğul konuşmanın pek de önemli bir yanı yok. Yine tüm bencilliğimle, kağıt-kalem kullanmamaya dikkat ederek yazıyorum kendimi. Kendinle çok fazla kalınca böyle oluyor işte. Günlük akışa bu kadar ayak uydurmamızın asıl sebebi bu bence. İçimizdeki sesi olabildiğince susturup yağan yağmuru, esen rüzgarı dinlemek, içtiğimiz çaydan keyif almak, ortama uyum sağlamak.
Söylenecekler birikmiş. Bu koleksiyon alışkanlığı pek hoş değil. Ancak olabilecekler kısıtlı. Hayal dünyamız bile küçüldü artık ya da ben benimkini küçülttüm. Yaşasın bencilliği tavan yapmış yazılar :)

Kaçmanın değerli olduğu anlar vardır. Tıpkı kedilerin sizden daha değerli olduğunu hissettiğiniz anlar gibi.

gittikçe ufalıyoruz 
gün bitince 
sadece ses

15 Şubat 2017 Çarşamba

Kendi içinde boğulmak

Hayal kırıklığı değil seninki. Heves kırıklığı. Kırdın kendini parça parça. Etraf kirlenmesin diye en yakınında olan ve en kolayına geleni kırdın. Yetmezmiş gibi projenin adına yürekten inandın. Sustun!

- Şimdi yağmur sussun!

Yok öyle şey. Anlamadın mı hala? Saksı, bardak, vazo, kedi, bulut olsaydı anlardı. Bir sen anlamadın. Sen sustuğun an yağmur şarkı söylemeye başlar. Yazın en hit ve aynı zamanda en nefret edilen şarkısı gibi ritmini durduramazsın. Kendine gel bu sen değilsin.

- Yağmurlar, anlıyorum dile geldiniz. Ama yeter!

Yook, yetmez sana. Bak biz bile dile gelmişiz ama sen kendine gelememişsin. Pardon ama o meraklı, anlatmaktan yorulmayan, hayallerime yaklaşan kıza ne oldu? Ne yaptın ona? Aynaya her baktığında o kızdan utan bari. Ama nerdee? Sen anca günlük çok da lüzumu olmayan hikayelere gül. Geri bildirim alma hevesinde ol. Kendi olmayı seven kız olma hiç.

- Boğuluyorum, görmüyor musun yağmur?

Müstehak sana.

- Yapmayın. Nefes almam gerek.

Sen git. İlhamın gelsin. O zaman yine bir durum değerlendirmesi yaparız. Şu son iki senede nelere hiç gereği yokken katlandın. Bu mu zor geliyor sana? Hiç samimi değilsin. Hatta soğuk nevalesin. Bunu da başkasından duyma.

- Hepsinin farkındayım. Her sabaha böyle uyanmak çok zor.

Oysa başka sabahlara uyanmak elinde.

- Mazeretlerim var.

Kabul edilmedi. Söyler misin neyi bekliyorsun?

- Kapı.

Tüm kapıları cereyan yapıyor diyerek kapattın diye hatırlıyorum. Ellerinle. Tek tek. Kilitledin. Belki kapatsan geri açabilirdin. Ama anahtarları da saman alevlerinde erittin. Kendini tüketiyorsun.

- Yoruluyorum.

Hangi sebeple? Neye dayanarak yoruluyorsun? Ortada somut hiçbir şey yok. Sen kendini hapsettin. Sonra da bunu kabullendin. Kabullenmek büyük bir meziyet sanki.

- Şimdi sıra bende.

Otur oturduğun yere. Ben gitmeden hiçbir yere gidemezsin. Zaten yeterince bekledin. Daha da beklersin. Yalnız olmadığının farkında olup yalnızlığı seçmek niye bana açıklar mısın?

- Bu tartışmanın kazananı yok.

Kazanan yok belki ama gidecek olan da yok. Ben hep burdayım.

-Hep?

Bu denizde yalnız olmadığını bilip kendin de dahil herkesi görmezden gelmen büyük bencillik. Bencilsin.

- Biliyorum.

Bildiğini sanıyorsun.Biliyorum.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Yeniay

...Leyla'ya...

Kolay olsun diye sana yazdığımı düşünmemelisin Leylacığım. Ya da tam olarak öyle düşünmelisin. Ama bir şeyden emin olarak yazdığımı bilmelisin: İşin çok zor be Leyla.
Sen çok güçlü bir kızsın. Kimileri bunu sessizlik olarak adlandırsa da ve ya sen bunu kendini kandırmak olarak nitelendirsen de sen çok dayanıklı birisin. Böyle olmanın seni iyileştirdiğinin farkındasın. Kendini kabullenmenin yolunu bu olarak görüyorsun. Başkaları seni pek kabullenmese de sen zaten yazarak mecnun'a ulaşamayacağını biliyorsun. Mecnun, sadece yazar. Ve herkes onu okur. Senin yazdıkların kimsenin umrunda değildir, mecnunun bile. Yazarak bir yere varmak hayallerinde bile yokken buralarda biraz daha takılman zaman alır. Bu aralar zamandan başka harcayacağın kadar bol şeylerin yok.
Tek derdinin annenin yanında yatarken nefesini onun nefesine uydurmak olduğu o günleri özlediğini biliyorum Leyla.  Özlemek de böyle bir şey işte, her zaman dillendirilmiyor. Bazen yutkunamayacak kadar özleyebiliyor insan. Bazen de özlediğin şeyin ne olduğunu da bilemeyebilirsin. Tüm ayrıntıları, fikirleri, bilinmezleri bilmek istersin ama mümkün değildir. Bilinmezlere de özlem duyarsın, içindeki anlamsız boşluğa da.

Leyla, kendine iyi bak. Sen bana lazımsın.

31 Ocak 2017 Salı

Dolunay

Kendimi kandırdığım gerçeğinden kurtulamıyorum. Diyetim, diyabetim, diğer bilumum hastalıklarım, hayallerim, gerçeklerim, yarınlarım, dünlerim, arkadaşlıklarım, akrabalarım, şiirlerim, hikayelerim, ümitlerim ve daha birçok birçok konuda kendimi o kadar başarıyla kandırıyorum ki... Aynaya baktığımda karşılaştığım renkleri konusunda dahi kendime yalan söylediğim gözlerime dikkatimi veremiyorum. Çünkü ne zaman yaşamımın yüzeysel kısmından vaz geçip biraz derinlere inmek istesem geçmişteki o küskünlükleri olan kızı görüyorum. Ve karşıma dikilip "Ne bir sonraki öncekinin yalanı olan telkinlerini ne de bir önceki sonrakinin açıklaması olan tesellilerini duymak istiyorum!" diyor. Hakkı da var ve haklı da. O kadar çok söz verip tutmadım ki. Suçumu biliyorum. Kırılan hiçbir şeyi eskisine döndüremeyeceğimi biliyorum. Bildiklerim her zamanki gibi bir işe yaramıyor.
Sadece saçma bir oyunun içinde kimseye ve kendi içimdeki kimseye bulaşmadan mümkün olduğunca toplumsal uzlaşılardan uzak durarak, bol bol kek-börek yaparak, yüzümü yansıtan nesnelere göz kırparak, kırılmış telefonumun dahi gönlünü almayarak, özlemini duyduğum sohbetlerin samimiyetini tek bozanın benim ruhsuzluğum olduğuna inanarak, sevdiğim yazarları okuyarak, daha çok sonrasında neden boşa zaman harcayıp bu filmi-diziyi izlemişim ki diye soracağım şeyleri izleyerek, kalanla kalınmıyor mecnun deyip tüm derslerimden geçerek, hayattaki rolümü büyütmeyerek, ne leyla olmak için ne de mecnun olmak için çabalamayarak, son ve en önemlisi kendimi daha da büyük kandırıp olmayacak şeylere inandırarak günlerimi geçiriyorum.

Gerçeklerle karşılaştığımda...

O kadar güzel idare ediyorum ki kendimi, bu cümlenin sonunu getiremedim.
Allah sonumuzu affetsin.

16 Ocak 2017 Pazartesi

son durum hikayesi

canım yanarken yazamıyorum. oysa o kadar biriktirdim ki. ama ne söylesem saygısızlık edecekmişim gibi geliyor. ya da ne söylesem boş. haddim değil,kelime haznem yeterli değil, anlamam imkansız, elim kolum bağlı... sanki öyle bir çağdayız ki olmamamız gereken bir bağlamdayız. hepimiz yanlış konumlardayız. haklılığın beş para etmediği, kötünün en güzel günleri gördüğü, iyinin sancıdan kurtulmak için ölmek istediği, çocuğun doğmamak için yalvardığı berbat yaşanmayacak bir dünyadayız. başka gezegenlere gitmek için öncelikli olarak kendi gezegenimizi parçalamamız gereken saçma sapan bir uğraş içindeyiz. feda ettiğimiz çok fazla. hatırladığımız çok az. ama gel gör ki sohbetler hep aynı. bir cephe alabildiğine gıybet ile kaynarken diğer cephe farklılıklarını kabul etmeden fikir beyan etme peşinde. sahi neyi öğrenemedik? neyi eksik ettiler?

15 Ocak 2017 Pazar

Adı Yağmur

Oysa senli cümlelerle başlayıp biraz melakolik biraz lirik bir şeyler söyleyecektim. Ama yağan karın üstünden günler geçti. Tıpkı seni en son görüşümün üstünden aylar geçmiş olması gibi. Her yeri saran, örten, gizleyip saklayan bembeyaz karın ardından güneşli hoş bir havanın gelmesi beni ne kadar şaşırttıysa sana en çok ihtiyaç duyduğum anda en beklediğim yerde karşıma çıkmaman beni de öyle şaşırttı ve rahatlattı.

Evet, rahatlattı.-Şimdi sessizce yıllardır rengi solmak bilmeyen fakat yayları hafiften kendini belli etmeye başlamış koltuğa oturmalıyım. Zira yazarım ayakta düşündüğüm zaman pencerenin önünden gelen geçen herkesten ufak bir uyarı almamam gerektiğini düşünüyor. Kimse bana karışmıyormuş gibi onu da umursamadan hikayeme uyup pencerenin kenarından uzaklaşıp usulca koltuğa oturuyorum.-

Nerede kalmıştım? Evet, rahatlattı. Seni görmemek aslında seni düşünmekle aynı şey. Seni gördüğüm zamanlar genelde tam da unutmaya başladığım zamanlar. Zira aniden karşıma çıkışının başka anlamı olamaz. Belki vardır, tıpkı yağmurun olduğu gibi. Ama bunu kabul etmemek tüm kabul ettiklerim arasında belki de en masumu, en gereksizi.

Su bardağında çay içmeyi seviyorum ama pek sık yaptığım bir şey değil bu. Çay bardakları bittiğinde en son bir iki su bardağı temiz kalıp da bulaşık makinesine koyulmadığında ya da çaydanlıkta kalan çaya kimse ortak olmadığında tek başıma su bardağından içtiğim çayın keyfi hiç bir yerde yok. Işte asıl sorun da bu. Vaz geçtim sorun değil. Çünkü neyi sorun edersem daha da büyüyüyor başkalarının gözünde. Her neyse… Yokluğun ya da seni aradığım hiçbir yerde bulamayışım daha da özgürleştiriyor beni. Aynı buğday sarısı ve yosun yeşili binanın önünden yılın 360 günü geçsem de geriye kalan beş altı günün birinde kesinlikle o binadan çıkacağını bilmek varlığından haberdar olmaktan daha keskin bir netlik benim için.

Git gide ne dediğimi anlamak zorlaşıyor, biliyorum. Bir de senin de beni aramadığın, merak etmediğin konusu var. Sen de haklısın yıllar önce sözünü verdiğin tedaviyi geliştirmek zor bugünlerde. Ben de olsam -ki olmayacağımı ikimiz de biliyoruz- beni merak etmem.

Bu öyle bir şey değil. Sana şarkı söylemiyorum, şiir yazmıyorum, öyküler anlatmıyorum. Sadece bir şeyler biliyorum. Bir sevdiğin var, adı Yağmur. Bu şehir haricinde denizi olan her kentte, kasabada yaşayabilirsin. Sevdiğin renk ya sarı ya da mor. Sana yakışan renk kesinlikle yeşil. Dünyanın sonuna doğduğunu düşünüyorsun. Belki de okulu bitirdikten sonra küçük bir kitapçı açarsın. Ya da annene ithafen bir adada bahçeli küçük bir ev alırsın. Adını haberlerde duyarız. Tabii ki de yeni keşiflerinle.

Tekrar uymak zorunda olduğum hikayeme dönmem gerek. Mutfağa gitmeliyim. Çay bardakları bitmiş. Fildişi kulemizi ziyarete gelecekler için yeni çay bardakları yıkamalıyım.

5 Ocak 2017 Perşembe

Kabulleniş

Kimse mükemmel değil. Zaten mükemmel denilen şey herkes için aynı değil. Bunu en baştan her şey için kabullenince kendimize kolaylaştırıyoruz -bi' bakıma- tüm yaşananları. Aksi takdirde sürekli yetersiz olduğumuzu düşünsek ya da başkalarının bize yetmediğini, ulaşamadığını, anlamadığını düşünsek attığımız adımların dahi anlamı kalmaz. Belki kendimizi kandırıyoruz, belki anlamsızca tahammül ediyoruz. Ne yapmakta olduğumuzu pek bilmiyorum ama daha çok yalnız kalmamaya çalışıyoruz gibi. Çünkü kendiyle başbaşa kaldığı zaman insan dipsiz bir kuyuya bile bile adım atmış oluyor. Dipsiz, karanlık, sessiz... Bir düşenin bir daha düşmemek için her türlü saçmalığı yaptığı kuyu. Bu kuyuyu daha fazla anlatmayacağım. Gerek yok. Ses duyulmayan, seda yoksunu günlere dönmeye gerek. O şarkıda "Zamanla her yokluğa alışıyor insan." diyor ama bence sadece yokluğa değil her şeye adapte olabiliyor insan. Doğası gereği, yaratılışı gereği, işte her neyse...
Bunları yazmak ya da paylaşmak istemiyorum. Çünkü oldukça büyük, kocaman devasa laflar bunlar. En beylik sözlerden dahi daha ağır sözler bunlar. Belki de yarın okuduğum da "Ne saçmalamışım?" -ki çoğu yazdığım için bunu derim- diyeceğim şeyler bunlar. Ama yazmış bulundum işte. Çok sıkılırsam silerim. Güneşten sıkılıp gece olamıyorum bari silmeye, tekrar yazmaya, tekrar silmeye hakkım olsun. Sonuçta en serbest olduğum mecra burası.
...
Dışarıda bir kuş öttü durdu ben yazarken. Ne o beni anlıyor ne de ben onu. Oysa varlığı bile yetiyordu benim için. Sanırım bunu hissetti ve uçtu gitti. Olsun. Uçma bilen herkesin uçmaya hakkı vardır.
-Vaaaayyyy, alkış bana.-