geçerken uğrayalım dedik...
-kişisel uğrak yeri olarak belirlenmiştir. kâr amacı gütmez.-
26 Ocak 2026 Pazartesi
30un anatomisi
12 Temmuz 2025 Cumartesi
umutsuzluk özlemi
21 Ekim 2024 Pazartesi
pk-4
2 Eylül 2024 Pazartesi
pk 3
25 Temmuz 2024 Perşembe
(kısık sesle, hastane odasında) -irem, anlat.
Belli olmuyor di mi?
Ama ben çok yoruldum dayım.)
-Yok ya sınav çok zordu. Bence soruları yapay zekaya yaptırıyorlar. Hiç umudum yok. İş arıyorum şimdi dayım. Bakalım, Allah büyük.
18 Temmuz 2024 Perşembe
.
18 Haziran 2024 Salı
Bayramlık notlar 1-2
*kendimi rezil hissettirmekte bir numarasınız en azından.
*biraz daha bildiğim doğruları savunmazsam yıldız takımı gibi yine kaybedeceğim.
*bazen güzel bir kahvaltı düşüncesi beni geleceğe dair umut dolduruyor. ne kadar çocukça di mi?
*pardon yanlış anlaşılma olmasın ben sana yakışmam.
*güzel değiliz diye midir bilmiyorum bize aşık olmazlar. iyi kız der geçerler. bakın bu büyük bir yaz(r)gı.
*makul olmak zorundayız.
*ölümü bildiğim için daha kırılgan olurum sanıyordum. ama herkesin gitme ihtimalini öğrendiğim için sapasağlam olmuşum. yanlışlıkla oldu bu. ben istemedim.
*eskiden olsa sana binlerce kez kırılırdım.
*ben seni sevdim mi acaba? o kargaşada anlayamadım ki. gözlerini görünce hiçbir şey olmasa da bir şeyler oldu sanırım.
*bize sevmeyi bile yakıştıramadılar. aklı başında adam işi değilmiş. aklımın başımda olduğunu kim söyledi. bu dedikoduyu çıkaranı hâlâ bulamadım.
*yanlış anlamaya çok müsaidim. bir süre görüşmeyelim.
*aşk bize fazla gelir gibi. korkumuz ondan.
*kandırdık kendimizi zaten olmazdı
*kimse tutmayacak elimizden. yalan yok.
*bu kadar seçenek olması rahatsız edici olmalı.
*en sevdiğim romanın karakteri olarak kalmaya devam etmelisin. böylesi daha inandırıcı.
*hiç kimsenin gözünde genç kategorisine giremeden yaşlandım resmen. bu hakkı vermeyenleri de, bu hak için uğraşmayan beni de tebrik ediyorum. güzel bir iş birliğiydi. çabaladık en azından.
*"Sessizliğini duymayan birine sevdanı verme, göynün incinir."
*gel benim romanımda bir karakter ol. ama sonu iyi değil. baştan söyleyeyim.
*şöyle diyeyim sana: kimse beni ben olduğum için sevmedi. ya birilerinin evladıydım, ablasıydım, kardeşiydim, yeğeniydim, kuzeniydim, sıra arkadaşıydım, iş arkadaşıydım. kimse sen iremsin ve böylesin ne güzel demedi.
*ben istemeyi pek bilmem.
*bazen insanın yüzüne "seninle ilgisi yok. saçmalama." denmeli.
*aşk ve sevmek ile ilgili söylediğim tüm sözler hayal ürünüdür. gerçeklikle alakası yoktur.
15 Haziran 2024 Cumartesi
Haftaya notlar-24
*şu dünyadan hiçbir şeye kavuşamadan gideceğim.
*kaçacak yerim olsa beş dakika durmam burada.
*azıcık bile şansım yoktu di mi?
*insanın iyileşmesi için sebeplere ihtiyacı var.
*bana kalsa seni her gün görmem gerek
*Sevgili dünlük,
Dünler ne kadar da çabuk geçiyor.
*Hak etmedik, reva görülmedik, layık değilmişiz. Hepsi bu.
*bunun sadece fragman olduğuna inanmak istiyorum.
*bazen çok güzel manzara fotoğrafları görüyorum. hiçbirinde ben yokum.
*Ölümü bilince sevmekten vazgeçiyor insan.
*nasıl dayandığımı ben de hâlâ bilmiyorum.
*herkesin gitmesi benim suçum mu? Acil cevap lütfen!
*herkese benden çay. sen kahve içer miydin?
*dağılıp gitmek üzereyim. rica etsem sıkı sıkı tutar mısın?
*sanki bir kerecik sevsem her şey daha güzel olurdu? ya da tam tersi bilemedim.
*anlamsız mırıldanmalar:
-ne diyordu o şarkıda?
-biraz arabesk olacak ama
-söyle söyle
-sevilmek umudu sevmekten beter
-ha şöylee
*kendimi kandırmama daha fazla izin veremezdim.
*bayram sevdikleriyle beraber olana gelirmiş. yine de iyi bayramlar sana.
*bekar ve zayıf olunca her şeyi sorgusuz kabul edersiniz diye düşünüyorlar hep. yapraksız bir dal gibi.
*ben sonrasını düşünmek istemiyorum. sen düşüneceksen benim yerime başka.
*(masmavi bir camide, eller semada, fısıltıyla) rabbim senden başkasına karşı yetersiz hissettirme. insanlar çok zalim.
20 Mayıs 2024 Pazartesi
16 Nisan 2024 Salı
haftaya notlar:
22 Ağustos 2023 Salı
gelemeyecek gibiysen ben geleyim mi yanına?
her seferinde yeniden başlamak zorunda bırakılıyoruz. alışamıyoruz hiçbir şeye. yeni adımlar atmayı sevmiyorum. alıştıklarımı bırakmak istemiyorum. ama işte iki yıl önce bir kere rutinim bozuldu sonrasını toparlayamadım. korktuğum çok şey var mesela. korkularımın arkasına gizleniyorum. şükür kimse anlamıyor. benden iyi oyuncu olur aslında ama ben kesin o zaman da işsiz kalırdım. az zamanım var. bir yalanı bir ömür saklayamıyor insan sanırdım. ama gerçekler saklanıyormuş. annemin hiç bilmeden gittikleri var. benim öğrendiğimi bilmedikleri var. hepsi gereksiz. hepsi zaman kaybı. keşkelerle işim kalmadı. çünkü ölüm var. yaşayamıyoruz da beraberce. çünkü herkes gidiyor. herkesin zamanı kısıtlı. saniyelerimiz sayılı. ve ben o saniyeleri öylece geçiriyorum. çünkü ölüm var. işe yaramadığımı hissediyorum. bir şeyleri değiştiremediğimi hissediyorum. en önemlisi de bu his hep benimle devam edecek gibi hissediyorum bu yarını belli olmayan yolda. çok konuşmanın yolunu bulmuştum. sessiz de olsa söylediklerimin dinlenmesinin bir yolunu bulmuştum. şimdi yine kaybettim her şeyi. tekrar başa döndüm. yorulamadım da adamakıllı. her gün gördüklerin de unutulabiliyormuş. unutuldum. unuttum. rüyalarımdan kaçıyorum artık. mesela umutlanırım diye fal baktırmıyorum. umut etmek de zaman kaybı öylece zamanın geçmesini bekleyenler için. ellerim bomboş. sebeplerim kalmadı. nasılsın demeye yüzüm yok. kimse bana inanmıyor. aslında ben kendime inanmıyorum. geriye kalan inansa ne fark eder. işte bu çok kötü kendimi de seni de nasıl kandıracağımı biliyorum. kendime kanmak istemiyorum. yıllarca kandırdım da ne oldu. boşluk? karanlık? sessizlik? hayır, hayır. hepsi elle tutulur, gözle görülür şeyler. oysa benim yanıma kâr kalan hiçbir şey yok bu hikayede. ne boşluk, ne karanlık, ne sessizlik var yanı başımda. aksine her şey apaçık karşımda. ölüm de hayat da. var olmak da yok olmak da. varlık da yokluk da. ben yorulamadım da adamakıllı. belki özlemekten yoruldum sadece. geriye kalan mücadele için çabalamamak. çabalamak için sebep bulamamak.
aa tek keşkem var şimdilerde aslında. şu kapıdan girsen ve desen ki:
- Aferin kızım, iyi dayandınız. Hadi şimdi bir çay koyun da anlatın her şeyi bakalım.
19 Haziran 2022 Pazar
pk2
9 Haziran 2022 Perşembe
pk1
5 Haziran 2021 Cumartesi
anormalleşiyorum.
çok fazla 'kendi' sözcüğünü kullanıyorum ve bundan da nefret ediyorum. nefret ettiklerim listesinde kendimden sonra ikinci sırada zaten bu sözcüğün kendileri.
en çok da bu evin sessizliğine gömülmüş anlayışlı mırıldanmaları özleyeceğim sanırım. hayatımın en büyük ikinci hatasını yapıyorum. hata yapmamak için karar vermekten kaçmak da en büyük ilk hatam. bu hissi tanımak canımı sıkıyor ama yine aynı sıkıntı var uykularımda. uyumamak için bahaneler arıyorum.
umarım sadece şekerim yüksek diye bunları yazıyorumdur ama ne yazık ki şekerim düşükken güldükten sonra yine aynı noktaya dönüyorum. şekerim bile aynı noktaya döndü ama sen daha şehre dönemedin ya ne diyebilirim. sözün de şekerin de noktanın da bittiği yerdeyiz.
normalleşemediğim gibi daha da anormalleşiyorum.
yokluğumuz hissedilmeyecek, ne hoş. tesadüflerimiz artık daha anlamlı. gerçi hiç sahici bir tesadüfümüz olmadı. söz nasıl dönüp dolaşıp sana geldi bilmiyorum. bugünlerde gereksiz yere çok temizlik yaptım ondan olsa gerek. hatırlamadığım tarihlerden içinde ufacık da olsa sen olmayan birkaç anıya denk geldim. yine rastlaşamadık. gittiğim gün geleceğinden artık çok eminim. şimdiye kadar gelmemiş olman daha iyi.
bu evin sessizliğini tanıyorum.
ne olursa olsun her gün aynı sokaklarda aynı şarkıyla aynı uykulara dalmaya alıştım.
alışkanlıklar.. kör olmak için en güzel sebep. kör kalmak için rutinlere ihtiyacımız var.
güven veren en önemli şey alışkanlıklarımız, bildiklerimiz.
15 Mayıs 2021 Cumartesi
🍉
Ama bize kurtarılacak bir dünya bırakmamışlar. Elimizi kolumuzu öyle bir bağlamışlar ki.. Yapılacak hiçbir şey kalmamış. Nefret etmene, tüm kalbinle lanet etmene dahi izin vermiyorlar. Seneler öncesinde yaşananı yine yaşatıyorlar. Her şey gözler önünde oluyor. Sosyal medya büyük bir nimet demek isterdim. Ama insanoğlu.. Bu cümleyi tamamlamak çok klişe olacak, vazgeçiyorum. Tarih tekrar ederken sadece izliyoruz. Neden elimizden bir şey gelmiyor? Aynısı oldu. O zamankileri de suçlayamayız o zaman. Çok saçma. Bir çıkar yolu olmalı. Bir şeyler yapabilmeliyiz. Şiirin, romanın, birkaç özlü sözün ötesine geçebilmeliyiz. Neden değiştiremiyoruz hiçbir şeyi? Nesiller boyu aynı katliama sessiz kalıyoruz. Yapabilecek bir şeyler olmalı. Bu düzen hep böyle mi devam edecek? Birileri ölecek, biz de bir iki twitle ah vah edeceğiz. Sonra canı sıkılanlar o twit atılan, resim paylaşılan yerleri kapatacak, hiçbir şey yaşanmamamış gibi devam edecek. Hatta üç vakte kadar çıkıp 'Haklıydık.' diyecek. Biz de hatırlamayacağız bile. Kime ne olduğunu yine unutacağız. Mazide bir yara, iyileşmemiş bir yara. Devası olmayan, devası aranmayan. Ne olacak böyle peki? Nereye kadar sürecek böyle? Kimse hadsizlerin karşısına dikilmeyecek mi? "Hesabını vereceksin!" diye haykırmayacak mı kimse? "Özgürlüğümü, evimi, kardeşimi benden alamazsın !" diyen olmayacak mı? Teknolojin de sosyalliğin de gerçeğin de geleceğin de yerin dibine batsın! Aynı şeylere hep susmak da kararlılık göstergesi mi? Hep aynı acılara dilsiz kalmak? Daha ilk geldiğinde kovmalılardı dağdan gelenleri bağcılar. Ama o an herkes armutlarla meşguldü sanırım. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Eskisinden daha güzel uyutuluyoruz. Uykumuzun farkında bile değiliz. Rüyalarımızdan habersiziz. Kurtarılacak dünyamızı bile yıktılar. Viranları mesken gösteriyorlar artık. Feryat eşliğinde halay çekiyorlar.
Görmüyor musunuz? Gözlerinizin önünde, burnunuzun dibinde kadını, çocuğu, adamı, anneyi, babayı, evladı, insanı, doğuyu, batıyı, kuzeyi, güneyi, dünü, yarını, bugünü, cesareti, özgürlüğü, varlığı, yaşamı, ölümü, daha nicesini, daha binlercesini değersizleştiriyorlar, yok sayıyorlar, yok ediyorlar...
Uyanmak için daha ne gerek?
Görmek için kaç göz gerek?
Duymak için kaç çığlık gerek?
Şahit olmak için kaç kır(y)ım gerek?
23 Nisan 2021 Cuma
kapan
11 Mart 2021 Perşembe
Haftaya notlar
*Daha çok dua etmeliyim. Dua etmek insanın hem kelime hem de kalp hazinesini geliştirirmiş. Dua etmek insanı insana daha çok yaklaştırırmış. Oysa mesafelerimizi daha da açmalıyız. Aradaki boşlukları anlamsız cızırtılarla doldurmalıyız.
*Beyaz gürültünün sustuğunu anladığın o an... O anı yaşamak mümkün mü? "Oh be!" diyebilmek, hep aklının bir tarafını çalışır durumda bırakmamak?
*Pek imkanı olmayan mekanlar içerisindeyim yine. Kelime çıkmazları, cümle dolambaçları. Merkez konudan uzaklaştık.
*Olsun olmayacakları yazmak, yazmamaktan daha kolay.
*Her gün izlediğimiz yalanlar bitince canımız yanıyor. Bağlandığımız yanlışlar çok fazla. Bağlandıkça yalnızlaşıyoruz.
*Bu düşünceler ve şartlar altında mutlu olamayacağımı biliyorum.
*Artık televizyondaki ünlüler benden küçük. Yaşlanmanın ilk belirtisi bu olmalı. Ölümün başlangıcına çok da uzak sayılmayız.
*Maske altında aldığımız nefeslerimiz kısıtlı. Hayat sevmek için çok kısa. Zevk almak içinse çok değersiz.
*Yaşayıp bir an evvel tüketmek en güzeli.
*Neyin eziyetini çekiyoruz bir bilsem...
*Gördüklerimin yağmur bulutu olmasını diliyorum. Eğer degilse umarım gözlerimdeki beyaz körlüğün başlangıcıdır. Aksi halde susuzluktan kuruyup gideceğiz.
7 Şubat 2021 Pazar
KGK - Kişisel Gelişemeyenler Kulübü
Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Yazmak için bırakıp gittiklerimden özür dilerim. Yok olmak zahmetinde bulunmadığım için de kendimden.
Var olmayı da beceremiyorum, yok olmayı da...
Yazdım ve geçti.
1 Ocak 2021 Cuma
olmuyor
2 Aralık 2020 Çarşamba
☆resetlendik☆
sanki gözümüzün önünde bir perde var ve göremiyoruz. üç beş sene öncesine kadar her şey daha netti, daha belirgindi. kararlarımız dahi daha keskindi. 'acaba'larımız daha azdı. şüphelerimiz daha belli ve cevapları aranıp bulunabilirdi. ama şimdilerde her şey sadece bir oyalamaca. cevap yok, sonuç yok, aramak için dahi bir çırpınış yok.
artık hep aynı koridorda yürüyüp duruyorum. kendimden yoruldum. çarptığım duvarlarla iyice yüz göz oldum. onlar da sormuyor artık neler olup bittiğini.
aslında kimse sormuyor neler olduğunu.
sabrı, hevesi, havayı, hatayı, doğruyu, parayı, şansı, kelimeyi, fırsatı, saygıyı, umudu, hayali, güveni... saymadığım daha birçok çokluğu yitirdik.
soru(n)mlu ataların soru(n)msuz mirasyedileriyiz. elimizde avcumuzda ne varsa tükettik. geriye bir başka mirasyedi kalmayacak.
post apokaliptik dönemde yanlışlıkla bitap düştük. üşüşecek akbabalar da hasta olduğundan yavaş yavaş çürüyoruz.
sona yaklaşmak için hızla koşanlarla aynı yarıştayız maalesef. YAŞASIN, burada da kaybediyoruz.
19 Eylül 2020 Cumartesi
Ne dedim sanki?
7 Eylül 2020 Pazartesi
Yanılgılar Dünyası
18 Temmuz 2020 Cumartesi
Maske
27 Haziran 2020 Cumartesi
Tuvaldeki Resim
Ne demiştim? Hiç tuvale resim yapmadım. Boyutu ne olursa olsun. Denemek fikri bile içimi ürpertiyor son zamanlarda. En başta ne resim yapılabilir ki böylesine profesyonel bir malzemeye bir acemi tarafından. Ben en çok evlerin resimlerini seviyorum mesela. Ama bir tablo asılacaksa evin bir yerlerine pencere hissi vermeli. Dağ, çiçek, şelale, kar, yağmur... Pencerelerin normalde açılamayacağı özgürlükler... Her şey yapılabilir beyaz bir tuvalle. Ama "Kimseye bir şey olmaz, bana olur." felsefeme göre kesin tuval benim fırça darbelerimle yırtılır, yanar, akar, kokar... Bin türlü senaryo var sonuçta. Ya resmi tam ortalayamazsam, ya boyutlar birbirini tutmazsa, istediğim rengi katıp karıştırıp yine de bulamazsam, ne bileyim küçük mutlu ağaçlar abartılarıma dayanamayıp çam deviren çiçeklere dönüşürse, resmin ortasında uykum gelirse, hevesim kaçarsa, hevesimi kaçırırlarsa, tuval ve boyalara zam gelir de verdiğim para boşa giderse, onca saatler uğraştıktan sonra ya beğenmezsem, tek beğenen bile olmazsa, hatamı düzeltemezsem, boşa giden anlamsız cümlelerim gibi tuval de boşa giderse...
Anladım ki bir tuvalin sorumluluğunu almaya hazır değilim. Şimdiye kadar taşıdığım zorunluluklar ve telaşlarla yeterince yoruluyorum. Kim bilir belki yeni bir teknik vardır ve acemiliğimi ilan etmek için dahi o kursa gidip öğrenmem gerekir resim sanatını.
Yine kaldık boş tuvalle başbaşa. Dışardan bakanlar ne kadar boş olduğunu oldukça net bir şekilde görebiliyor. Bense tuvale baktığımda korkunun resmini görüyorum. Telaş siyahı ön yargı mavisine karışmış. Korku ise kıpkırmızı bir sabahı doğurmaya hazırlanıyor. Her renk tuval beyazlığında seçilebiliyor.
En güzeli fırçayı elden bırakmak. Biraz daha vakit olmalı. Beklemeye biraz daha yüzümüz olmalı.
Kendime not: Bir gün korkmadan ve sorumluluk almaktan kaçmadan bir tuvale resim yaparsam onu bu yazının altında görmek isterim. Unutmadan tuvali, fırçayı, boyayı, gören gözleri o kadar önemsersen kafanda beliren tablolardan kaçamazsın. Bunu bile bile tuvallerden kaçma. Tamam, biraz bekleyebilirsin yine de.
8 Mayıs 2020 Cuma
Kuru yalnız yanmamaya ant içmiş.
Eskiden felaket adam seçermiş. Şimdi herkesin başında. Sadece zulmedenin, hak yiyenin, hırsızlık yapanın, susanın, gizleyenin, örtbas edenin, hor görenin, aç bırakanın, acı çektirenin, susturanın, nefret edenin değil.
1 Nisan 2020 Çarşamba
5ay 11gün ara ile
20.10.2019 01.26
Seni son gördüğüm günden beri çok zaman geçmiş. Az önce fark ettim. Ne çok fotoğraf ne çok gülüş biriktirmişim. Her şey çok çabuk değişiyor ve ben tarihleri sıralamakta zorlanıyorum. Teknoloji çağında olmasak dönüm noktalarını hatırlayamayacağım. Bu arada aklıma gelmeyi ihmal etmiyorsun. Nasıl oluyor bilmiyorum, bir anda beliriveriyorsun düşüncelerimin arasında. Ben de şaşırıyorum. Sana dair tek net hatırladığım an var. onda da yalancı bir telaşla uzaklaşıyorum senden. Sadece son durumu bildiren bir iki cümle. Dönmeyi istediğim tek an. Ne yazık ki kaçırdığım fırsatlara üzülme şansım hiç olmadı. Hep bir daha karşılaşacağımızı düşündüm. Sonrasında ise beni tanıyamayacağın düşüncesiyle denk gelmediğimiz için mutlu oldum içten içe. Sanırım bir dahaki karşılaşmamızda bu defa ben gidiyor olacağım. Sense yolunu çoktan bitirmiş olacaksın. Hedeflerin ve kapıların seni bekliyor olacak. Ben kapıların peşinden koşarken. Çok yakında gidiyorum. Seni gördüğüm günden beri tam 3yıl 9ay geçmiş. Bu gidişle de 1/1369 olasılığı hiçe sayıp gideceğim gün karşılaşacağız.
Olsun. Günün birinde denk gelip, birbirimizi tanıyıp sohbet edebileceğimiz düşüncesi de güzeldi. Teşekkürler.
1/1369 olasılığı hiçe sayıp son gün karşılaşacağımızı biliyorum…
1.04.2020 00.53
Bir gün kapı son kez kapandı. Bir daha kimse kapı kilitlendi mi diye kontrol etmedi. "Kapı mı çalındı?" diye soran olmadı. Kimse kapının açılabilir bir nesne olduğunu hatırlamadı. Kapı son kez kapandı o gün. Dışarıda hep gece iki sessizliği hakim. En azından kimsenin bilmediği, bilenlerin ise kestirme olarak kullandığı sokaklarda sessizce klimalar duyuluyor sadece gürültü olarak. Arada bir yanlışlıkla otomatik kapılar açılıyor. Giren çıkan yok. Buna da bu kadar çabuk adapte olabilmek canlılığımızın en büyük ve şimdilerde görünen tek emaresi kabul edilebilir aslında. Sesler artık bir telefon kadar uzağımızda. Eski yayınlarla umut dolduruyoruz. Yenileri zaten sevememiştik. Sıkılanlar gerçekte sıkılmadı. Kendilerine alışkın değillerdi sadece. Günü doldurmak yalnızca kendilerini yok sayıp var olmaktı bunca koşuşturma taklidi altında. Bunu daha yeni ve özellikle bu koşullar altında fark ediyor olmak asıl canlarını sıkan.
Az önce 1369 olasılıktan hiçbirine denk gelemediğimi fark ettim. Bundan sonrası 0 olasılık kabul edilmeli. Artık birbirimize denk gelmemiz aramızdaki mesafelere bağlı değil. Evde kalmak ya da kalmamak.. ne yazık ki tüm mesele de bu değil. Birbirimizin yokluğunu hissedemeden kayboluyoruz. İnsan en çok buna üzülüyor.
25 Şubat 2020 Salı
Karar vermeden önce ne kadar bekleyebiliriz?
Sınavlara girerdik. Yani bizim nesil öyleydi. Sınavlara girerdik bedava kalemler, çantalar, kitaplar verirlerdi. Sevinirdik. Arkadaşlarla okul bahçesinde söylediğimiz şarkıyı radyoda duyardık. Sevinirdik. Arkadaşlıklarımızın nasıl başladığını hatırlayamazdık. Veya doğum günlerinde yaptığımız sürprizleri unutamazdık. Harika zamanlar değildi ama güzeldi, değerliydi. Şimdi her gün diğerinin aynısı. Amaçlar sıradan, yarınlar da dünler gibi sırada. Beklemekle geçiyor ömür. Sorsan anlatamam ama uzun yıllar yaşamış, beklemiş ve olmamış gibi. Hiçbir şey olmamış. Sıkıldığımıza, üzüldüğümüze, beklediğimize değmemiş. O kadar yorulduktan sonra önümüzde hala yolların olması üzücü. Biri bana ne istediğimi sorduğunda hep "şu an için"li cümleler kuruyorum. Boşluk özlemiyle dolup taşıyoruz yine. Eski sebepsiz özlem. Düşünmemek için sebep çok, kaçmak için de. Bahane bulmak isteyen hiç zorlanmıyor. Iyileşemiyoruz bir yerde. Kendi tekrarımızı da tekrarlıyoruz. Döngü içinde döngü. Sancı içinde sancı. Kaçamıyoruz. Doyamıyoruz. Olamıyoruz.
Bu defa başa dönüş de kolay değil. Sona ise daha çok var. Çıkmazda olsak daha iyiydi. En azından sonu görürdük. Şimdi görünürde son da yok, yol da yok. Yol var olmak için adım bekliyor. Adımlar ise atılmak için hafiflemeyi bekliyor. Korku yüklerinden kurtulmayı bekliyor. Korkular ise ufacık bir cesaret kıvılcımına hasret. En son ne zaman ateş yakılmış buralarda belli değil. Hava soğuk, çok soğuk. Sis yoğun. Göz ileriyi seçemiyor. Aslında akıl farkında ancak seçeneklerini daha var edemeden yitirme endişesiyle dolu. Endişeler, korkular, yükler, yarınlar, yollar, dünler... Mümkün olan hatalar, mümkün olmayan seçenekler, gidebilme ihtimali, var olma olanağı...
Kolay gelsin.
15 Ocak 2020 Çarşamba
12 Suçlu Adam
11 Ocak 2020 Cumartesi
Ve gök delindi ...
Kaybedecek zamanı kalmamıştı. Gözlerini açtı. Değişen hiçbir şey yoktu. Tüm gerçeklikle yüz yüzeydi. Tıpkı yıllardan beri bir başınalığını başından def edemediği gibi bu kelimelerle ifade edemeyeceği görüntüden de kurtulamıyordu. Bunun bir ismi yoktu. Şu an kim ne söylese ona inanacaktı. Bunu söyleyip ilan edeceği kimse de kalmamıştı aslında. Bunun ne olduğunu ona söyleyecek birileri de yoktu. Yalnızlığına ilk kez sevindi. Kimsenin açıklama yapmasına ve kimseye açıklama yapmasına gerek kalmamıştı. Yıllardan sonra anı yaşayabilecekti. Yapması gereken tek şey vardı: Gözlerini açmak ve sonsuzluk hissi veren bu anın sonunu bilerek yaşamak. Çünkü her şeyden önce bu bir sondu. Yüzyıllar süren yarınların sonu. Milyon yıllar süren gün doğumlarının sonu. Milyar yıllar süregelen gökyüzünün sonu. Bu anı tek yaşaması hem hüzünlü hem de sevinçli bir durumdu. Sonunda bitiyordu. Gözlerini göğe çevirdi. Artık sıcaklığının bir masal olduğu güneş yine de ihtişamından bir şey kaybetmeyerek gri, parlak bir bilye misali göz kırpıyordu. En azından tanıdığı güneş oradaydı. Sonunda sesler duyulur oldu. Ve kimsenin duyamayacağı sözcükleri garip bir mutlulukla fısıldadı:
-Ve gök delindi...
11 Ekim 2019 Cuma
3.12.2017 Astroloji günlükleri-3
10 Ekim 2019 Perşembe
06.06.2017 01.29 Astroloji günlükleri-2
Ne kadar garip değil mi? Tam hayır kendimi kandırmıyorum, tamamen gerçeklere dayanarak kendi günlük telaşıma kapılıp gidiyorum. Olması gereken de bu. Başka bir şeye ihtiyacım yok derken…
Derken işte garip bir rüya görürsünüz. Bilinçaltınız her şeyin farkındadır. Ve o akıllı bıdık farkında olduğunu size bildirmekten hiç çekinmez. Tıpkı gereksiz bir nasıl'laşma merasimi gibi. Bilinçaltı gecenin bir vakti güncelleme yapmak zorundadır çünkü. Neyi özlediğinizi bilmeden tekrar bir özlem boşluğu yayılır içinize. Ya da yıllardır dinlemediğin bir şarkı takılır diline. Hatta o şarkı ilk çıktığında dahi ilgini çekmemiştir ama bir anda kendini o şarkıyı tekrarlarken bulursun. Oysa çok anlamsız tüm bu olanlar. Günlük yaşamına alışmışken… Kendini oyalayacak yeni uğraşlar bulmuşsundur. Belki de yaşam bundan ibarettir diye düşünmekten alıkoyamıyor insan kendini.
Yaşam…
Belki de böyle bir şeydir benim için. Yani şu anki pencereden baktığımda şekillendirdiğim gelecek pek hoş görünmüyor. Şu anın sadece genişletilmiş biraz daha modifiye edilmiş hali gibi duruyor. Değişen pek bir şey yok. Her şeyi yerli yerinde bırakmaya, tek taşı dahi yerinden oynatmaya meyilim fazla. Belki yazı dilim biraz daha iyileşir diye düşünüyorum. Ya da kınada halay başıyken düştüğüm konusunu daha rahat konuşabilirim. İlk adımları hala atıyor olamam belki, ama birkaç sorumluluk daha almış olurum.
Ne yazık ki bir şebnem değilim. Kimse benim için bulutlarla uzlaşma yoluna gitmeyecek. Tüm bu işler bana kalmışken yorulma hakkımı da elimden kaçırdım.
Ne bileyim işte. Mantıklı cevaplar arıyorum ama bulamıyorum. Sorular gittikçe gereksizleşiyor çünkü. Cümlelerim zayıflıyor. Ölü sözlere sahibim artık. Hem de daha ciğerlerine oksijen dolamadan öldüler. Üzgünüm. Bu evi herkes bırakıp gitmeye hevesli.
İşte bunu sorgulamayacağım. Çünkü artık misafirsin. Artık bulduğun soruları değil, umduğun soruları cevaplayacaksın.
Sahiden de bir telefon uzağımızdakiler de uzak değil mi?
Daha söyleyeceklerim var ama gecenin bu vaktinde incinirsin.
8 Ekim 2019 Salı
8.10.2019 18.25 Astroloji Günlükleri
Aynı şeyi yaşamaktan ve aynı şeyleri yaşatmaktan bıkmadınız değil mi? oysa aradan yıllar geçmişti ve siz değişmiş olmalıydınız. Biraz daha büyümüş, biraz daha yaş almış, biraz daha yaşlanmış, biraz daha kulağında küpeler birikmiş, aldığı dersleri post-it kağıtlarla hafızasına yer etmiş… ama hayır. Hiç de beklediğim gibi değil. Hala kurnazlık akıllılık olarak sayılıyor. 21.yüzyılın ortalarında hala insanları ezmek güç göstergesi ve hala işini hakkıyla yapıp hak gözetenler ahmak. Ne diyebilirim ki, herkes böyleyken ve böyle insanlar var olmaya devam ediyorken... Sesiniz yüksek çıkmadan da duyulabilirsiniz oysa. Devir inovasyon, icat, gelişim ve milyon tane zırva devri değil miydi? Dünya bu sayede küçülmüş, herkes birbirini tanıyabilmiş değil miydi? Ön yargı hala revaçtayken, memleketçilik hala para ediyorken neyin gelişiminden bahsediyoruz? Bu düzen çok mu hoşunuza gidiyor? Sadece sizin sağlığınız varken dünya daha mı güzel? Sizden yardım isteyenleri görmemek için mi gömüldünüz teknoloji safsatalarına? Sadece gülmek için mi yaşıyorsun? Vicdanınız sadece aldığınız para kadar mı yoksa yediğiniz azar kadar mı? illa bir şeyleri anlamak için başınıza mı gelmesi gerek, empati yapmak boş zaman eğlencesi mi sadece? Bunları söylemek bana düşmez tabi. Sonunda kim olduğumu dahi hatırlamayacaksınız. Ben ise ne yazdığımı unutacağım. Yaşadıklarıma ve gördüklerime şaşırmaya devam edeceğim. Kusura bakmayın ama iyi niyetiniz suistimal edilmiyor, niyetleriniz evrilip çevrilip tekrar gelip sizi buluyor. Dünyayı küçülten tek döngü bu.
7 Nisan 2019 Pazar
terlik

Güne yine babaannemin akıl almaz telkinleriyle başladım. Burada açık açık bunları anlatmama gerek yok. Zira hala dün geceki azarın alınganlığı üzerimde. Yine de 99 depreminden beri birbirimizden başka kimsemiz kalmadığından evden çıkarken iki hakaret arasına birkaç dua serpiştirmişti iki gözümün çiçeği. Ondan ayrılmam gerektiğini daha söylememiştim. Tepkisi hakkında en ufak bir fikrim olmadığından iyiden iyiye korkuyordum aslında. Geçenlerde peynir yerine yoğurt aldığımı fark ettiğinde tüm yemekleri terlikleriyle protesto edeceğini söyleyip üç gün boyunca her öğünde terlik suyuna çorba, terlik beğendi, terlik bayıldı tarzı yemekler yaptı. Ki bu onun tek vukuatı da değil. Aslında üç sene öncesine kadar hiç de böyle bir kadın değildi. Tek evladından, canından çok sevdiği gelininden geriye o korkunç gecenin sabahında bir ben kalmıştım geriye. Dedemi de beton yıkıntıları arasında cansız yatarken gördüğünde aklında bir şeyler yitip gitmişti ama beni büyütene kadar hep dimdik ayakta kaldı. Fakat şu son seçimlerde istediği muhtar adayı galip gelmeyince "Yetti artık evlatçım, bu beden bu yükü kaldıramıyor. Aklımın keçilerini yarın sabaha çayıra ya salarım ya da mevlam kayıra." Deyip sessizliğe gömüldü. Pek de kısa sürmeyen tıp oyunundan sonra pencereden gelen geçene "Komşum, komşum oğlumu gördün mü?" veya "Yetişin, itfaiyeyi aratın lütfen. Yangın çıktı." Diyerek mahallelinin yüreğini ağzına getirmeyi başardı. Sayesinde sessiz sakin, sağından solundan haberi olmayan sokağımız polisle, itfaiyeyle, ambulansla hop oturup hop kalktı. Bunun sorumlusu daimi olarak ben görülsem de iyi niyetli ve sadece yoldan geçen tüm masumlardan özür dilerim.
Ondan ayrılmayı hiç istemiyorum ama ne yazık ki artık ikimiz de birbirimize pek yaramıyoruz. Sekiz beş mesaili işim nedeniyle onu uzun süre evde kilitli ve yalnız başına bırakmak çok canımı sıkıyor. Aklım sürekli onda kalıyor. Bu durum da onun canına her gün yeniden tak ediyor olacak ki tüm yaratıcılığını akşam benim eve teşrif etmeme saklıyor. Ve beşte bittiğini sandığım mesaim altı buçukta yeniden başlıyor.
Başlıyordu.
Taa ki yurtdışından yeni bir iş teklifi alana kadar. Buraları bırakıp gitmek istediğimi hiç fark etmemiştim. Babaannemi bırakabileceğim bir yer olup olmadığını öğrenmek için belediyeye gidene kadar aşık olduğumu da fark etmemiştim. Tam gitme kararımın arefesinde böyle bir farkındalık canımı sıksa da gitmekte kesinlikle kararlıydım. Yeter ki babaannem her gün bıkıp usanmadan bavuluma terlik doldurmaktan vazgeçsin. Ayrılık kararımı yeni aldığım bavula ısrarla terlik doldurarak protesto ediyordu. Değişik olsa da bu da onun kendini ifade etme yoluydu.
Önce babaannemi bakım evine yerleştirdim. Harika bir yerdi. En azından onun için. Hemen Şaziye Hanımla arkadaş olmuş, birbirlerine örgü, iş örneği veriyorlardı. Maalesef ki ellerinde malzeme olmaması onları durdurmuyordu. Yemeklerde çıkan spagetti makarnaları ceplerine atıp çeyiz hazırlıklarına devam ediyorlardı. İtalyanlar bu icraati görse spagettiyi icat ettikleri için kendileriyle gurur duyarlardı.
Babaannem bir süre de bakım evinde çabaladı gitmemem için. Fakat benim burada kalma sebebim kalmamıştı. Bir zamanlar onun da dediği gibi "ne arayanım, ne de sorayanım" vardı. Zaten bir zaman sonra aldığı ilaçlar ve yaşlılığın da etkisiyle bir gülün günden güne solduğunu gördüm. Kurumasını yüreğim kaldırmayacaktı. O da buna dayanamayacağımı anlayınca "Evlatçım, tabak falında sana uzun uzun yollar görünüyor. Yolun açık olsun. Terliklerini yanına almayı unutma." Deyip beni yolculadı. Sonrası uzun uzun telefon sohbetleri. Ve bir gün gelen "Başınız sağ olsun."haberi.
Elin yurdunda daha ben olamadan yine kimsesiz kalmıştım. Şimdi sahiden de bir başımaydım. Terliklerim ayaklarımın dibinde babaanneme saygı niteliğinde ayaklarımı ısıtıyordu. Kalbimi de ondan başkası görememişti, ondan başkası ısıtamamıştı. Bu fersah fersah büyüyen yalnızlıkta nasıl da görünmez bir nokta haline bürünmüştüm. Bu yaşlı tatlı kaçığın bana bunu yapması çok acımasızcaydı. Aklıma sabahları ben evden çıkarken hızla pencereye koşması, perdeyle kafasını kapatıp "Evlatçım, yoğurt almayı unutma terlik oturtma yapacağım."demesi geldi. Böyle bir sabaha üniversiteyi kazanmıştım. Yine böyle bir sabahta mezun olmuştum. Böyle bir sabahta işten kovulmuştum. Böyle bir sabahta ağlamıştım yalnızlığıma. Böyle bir sabahta vazgeçmiştim sevmekten. Böyle bir sabahta "keşke" demiştim. Yine böyle bir sabahta öğrenmiştim yağmura sığınmayı.
Şimdi ise böyle bir sabahım bir daha olmayacaktı.
1 Mart 2019 Cuma
28.02.2019 artık günden bir yıl bir gün önce
Bu acı çayı artık içmeyecekti. Sohbetin başından beri içmeyi unuttuğu acılaşmış, soğumuş çaya baktı. Zaten sohbet bir yere gitmiyordu. Tek bir yere takılıp kalan bozuk cd'ler gibi aynı eski şarkıyı çalıp duruyordu. Vaziyet hiç iç açıcı görünmüyordu. Ne söylese kapısı aynı cümleye açılıyordu. bu cümle hariç her şeyi ama her şeyi söyleyebilirdi.
Kapı açılıp kapanıyordu. İçeriye yeni insanlar, yeni hayatlar ve daha önce hiç duymadığı yeni terimler girip çıkıyordu. Zaman sandığından hızla akıyordu. Oysa o cümleye takılmıştı. Acı çayın damakta bıraktığı tat sanki o cümleyi söylemeye teşvik ediyordu onu. Bu soğumuş, kararmış, bol demli, şekersizken iyice ağız buruşturan çay tüm kelimelerin dudaklarından dökülmesi için temel atma çalışmalarına başlamıştı sanki. Ne kadar da zordu şu anı devam ettirmek.
Aslında söyleyeceği cümle umurunda değildi. Bir çırpıda söyleyip omuzlarını rahatlatmak istiyordu. Yükü kalkınca yüzünü bulutlara çevirip derin derin nefes almak istiyordu. Yeni aldığı tüm nefeslerin bir önceki cümlesinden tamamen bağımsız olacağını hayal ediyordu. Hapsolup kaldığı kelime yığınından seçtikleri onu özgürleştirecekti. Bir martı kadar dertsiz, tasasız, görünmez olacaktı.
Karşısındakini dinlemeye devam etti. Aslında bu konu onunla yakından uzaktan alakalı değildi. Başından beri konuştukları da kendisinin ilgi alanına girmiyordu. Hep bir uçurumun kenarında yürümüş ama asla boşluğa bakmamışlardı. Sadece durumu bir süreliğine idare ediyorlardı.
Cümleyi aklından uzaklaştırdı. Aslında belki söylese canı daha az yanacaktı. Ya söylerken sesim titrerse diye düşündü. Bu düşünce dahi canını acıtmaya yetti. Kafasının içinde çok uzun süre kalmıştı.
Karşısındaki iyi olup olmadığıyla çok da alakadar olmasa da durumu kurtaran asıl kahraman olmak için "İyi misin?" diye sordu. Basit bir cümleydi. Cevabı da o kadar basit olmalıydı. Boş gözlerle sessizliğe gömüldü. Böyle bir sessizlik anında değil de alalade bir laf arasında söyleyecekti asıl cümlesini. "İyiyim, sanırım bu bardaktaki çayımsı şey tadımı kaçırdı." dedi.
Bir fırsatı daha kaçırmıştı. Demek ki insanlar içlerine böyle atıyordu. Erteliyordu ya da bir fırsatı daha olacağını düşünüyordu. Bunun olmayacağını adı gibi biliyordu oysa. Kelime hapishanesinde artık daha fazla parmaklık vardı.
Koğuş arkadaşlarının ise tek teselli yöntemi: "Boş ver önemli olan şey sağlık. Gerisi bir şekilde hallolur." idi.
15 Ocak 2019 Salı
artık aklına bile gelmiyor oluşun seni de üzmüyor mu?
12.10.17
Bir yenilgiyi daha kaldıramam, dedi. Aynaya baktı. Daha önceki yenilgileri geldi aklına. Saçları savaş alanından çıkmışçasına dağılmıştı. Oysa sadece yeni bir mücadeleye girme fikri gelmişti aklına. Bir düşüncenin dahi onu bu denli yıpratmasını beklemezdi. Gözlerinin altı morarmaya yüz tutmuştu. Önceleri böyle olduğunda mutlu olacağı günleri düşünürdü ve mor rengine saygı duyardı. Bir mor sandalla geleceğine yelken açmak istedi. Şimdi ise sadece bu renkten nefret ediyordu. Boşuna uğraştığı her şeyden uzaklaşmak istiyordu. Her gün gittiği yolun kendisini bir hedefe götürmesini istiyordu. Şimdi daha dikkatli bakıyordu yüzüne. Kendini kandıranlardan intikam almaya bile mecali yok gibiydi. Yorgunluk; yüzündeki her bir çizgide, renk değişiminde kendini belli ediyordu. Aynaya biraz daha eğildi. Gördüğü şey başta onu korkutmuştu ama şimdi bir mide bulantısı hisseder gibi oldu. Nasıl da bu hale gelmişti? Sahi bu kadar kötülük yapabilir miydi? Yıllar önce sonunun böyle olacağını söyleselerdi yine aynı aynanın karşısına geçer miydi?
Musluğu açtı. Akan suyu yüzüne çarptı. Suyun serinliğinin kendisini uyandırmasını istedi bir an. Ama böyle bir uyanma için u serinlik yeterli değildi. Koca bir buz dağının içinde uyanması gerekirdi. Bu da yetmezdi ya ama! Nasıl bir uykuya daldıysa uyanamıyordu. Uyanmak istemiyordu. Aynadaki ıslanmış yüzüne dalgın dalgın baktı. Bu yüzü bir daha görmese de olurdu. Böyle düşündüğüne üzüldü. Kendi elinden tutamamıştı. Kuyusundaki hüznüne hapsolmayı sevmiş ve kabul etmişti.
Kimseyi duyamazdı artık, göremezdi, sevemezdi. Alışmak istemediği bir hayatın sabahına uyanmıştı. Her şey eskisi gibiydi. Bunu değiştirmek istediği zamanları düşünüp buz gibi bir gülümseme fırlattı aynadakine. İnsanı bir gülümseme üşütebilirmiş. Bu soğukluğa acıdı. Maalesef ki onu uyandıramayacak bir soğukluktu bu.
Aynı dalgınlığıyla ve aynı yüzüyle aynadan uzaklaştı. Hak ettiğini yaşamaya çabalamadan devam edecekti.
1 Ocak 2019 Salı
Kar, yine ve yeniden kırılmayanlardan yana.
22 Eylül 2018 Cumartesi
Entropik Harabe
Saatin tiktaklarına daha fazla dayanamayarak yataktan kalktı. Gözleri aynadaki yansımasına takıldı. Evvelden beri aralarının bozuk olduğunu hatırladı. Ancak dünkü tartışmadan sonra iyice araları açılmıştı. Yansımasının gözlerinin içine bakıp "Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın!" diye haykırmasını unutamıyordu. Göz kapaklarını usulca kapattı. Gitmişti. Tekrar açtı. Yine oradaydı. Dünün intikamını almalıydı. Baş ucunda duran çalar saati eline aldı. Derin bir nefes doldurdu ciğerlerine. Yapacağı şeyin sonucuna katlanmalıydı. Tekrar derin bir nefes aldı. "Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın!" diye bağırarak saati dolap kapağındaki aynaya doğru fırlattı.
Büyük bir gürültü koptu. İçinde bir şeyler kırıldığında çıkan seslerin yanında bu bir hiçti. Saati fırlatırken sadece kendi gürültüsünden daha yüksek bir sesi duyabilmek, sadece ona odaklanabilmek için gözlerini kapatmıştı. Ama nafile..
Tekrar açtığında gözlerini ne kadar çok sıktığını fark etti. Canı yanmıştı. Manzara ise sandığından daha vahimdi. Artık karşısında bir tek ayna kırıkları yoktu. Her yerde, her baktığı ayna parçasında yeni bir hayal kırıklığı vardı. Toplayacak gücü var mıydı? Yaptığının farkındaydı. Ayna kırılmıştı. Yansıma vicdansızın vicdanına güvenerek hata yapmıştı. Affedilmeyi bekleyerek konuşmak ışık oyunlarının işi değildi.
Yansımasına küskün yatağına tekrar uzandı. Artık oda içinde bir değil binlerce yansıma vardı. Gördükleri canını yakıyordu. Sessiz, sakin, kendi halinde usul usul güneş huzmeleriyle dalgalanan tavanı dahi görmeye tahammülü kalmamıştı. Gözlerini sıkı sıkı kapadı.
31 Ağustos 2018 Cuma
Kırmızı Kadife Koltuk
Artık kimse o tarz elbiseler giymiyordu. Seksenlerin modasıydı. Zaten kardeşinden sonra modayı da insanların giydiklerini de takip etmez olmuştu. O meraklıydı böyle şeylere.
Elindeki çarşafı katlayıp tekrar koltuğuna yerleşti. Şu üçlü koltukta hiç üç kişi oturmamıştı. Hiç o kadar çok misafiri olmamıştı. Oysa kaç kişinin annesi, ablası, teyzesi, halası, anneannesi, babaannesi, komşusuydu. Atmış beş yaş üstü ayrıcalıkları tüm söz haklarını almıştı elinden. Ya da o yanlış anlamıştı büyüklüğü. Büyüyen sadece kendi yaşı değildi. Çevresindekiler de büyüyordu. Laf dinlemez, alttan almaz oluyordu. O da üstlerine gitmeyi seviyordu. Ve hatalarını kabul etmiyordu. Geceden kara saçları olan ortanca kardeşi hayatta olsa böyle olmazdı. O yalnız bırakmazdı onu. Yaşasa sabahları ona uğrardı. Koltuğa oturup, bacak bacak üstüne atar, tam arkasına yaslanırken saçlarını hafifçe savururdu. Ve kesinlikle burnunun ucuna kadar indirdiği gözlükleriyle dalga geçerdi. Ama asla onu kırmazdı. İkisi de bayatlamaya yüz tutmuş çaylarını yudumlarken gülüşürlerdi. Bu eğlenceyi hiç bilemeyecekti. Fakat bu keyfi tüm bilinmezlikleriyle özleyecekti.
Sehpanın üzerindeki telefona uzandı. Önce büyük kızını aradı. Sonra diğer kızını. İkisi de açmayınca torununu aradı. Ondan da aynı bekleme sesleri dıııt, dıııt, dıııt... Bari bir tanesi açıp iyiyiz deseydi. Aradan on dakika geçmeden mesaj geldi. Evden çıkarken "Tatilde bizi rahat bırak anne!" diyen kızıydı. Sadece "İyiyiz." yazmıştı. İçi rahatladı.
Televizyonu açacaktı ki vazgeçti. Penceresinin önündeki ıhlamur ağacının dallarına konmuş kuşların cıvıltısını dinlemeyi tercih etti. Artık başı kaldırmıyordu kendinin olmayan kuru gürültüyü. Hoş, kendi gürültüsüne de sabrı kalmamıştı.
Siyah kumaş tüm ev hanımlığı hilelerine rağmen koltuğun kenarına düşmüştü. Görmediği için de saniyler içinde unutmuştu. Son zamanlarda aklı bir gidip geliyordu. Bir tek şeyi unutmuyordu: Kardeşinin ince, narin bedeninin yere sereserpe uzanmış gazetedeki fotoğrafını. Yıllar geçmesine rağmen.
7 Mayıs 2018 Pazartesi
kalbi olmayan bulut'a
27 Nisan 2018 Cuma
Bir Uzaylı ile Ayaküstü Sohbet
9 Nisan 2018 Pazartesi
kaçınılmaz gerçeği araştırmak
16 Mart 2018 Cuma
İnecek var! -7
Bir kız ne kadar küçük yaşta inanıyor tanımadığı birinin hayatını değiştirebileceğine? Bir anne ne zaman vaz geçiyor kendi yetiştirdiği çiçeklere güvenmekten? Ne kadar da zavallıyız değil mi? Güçlüyü oynamamız üç saniye falan sürüyor. Oysa yol aldıkça dikleşmeliydi başımız. Göğe ermek niyetinde değildik hiçbir zaman ama en azından sevdiklerimize verdiğimiz sözleri tutabilseydik.
Kelimeler hep anlamsız geliyor artık. Yerli yerinde değil hiçbiri. Ortaya dağılmış küçük oyuncaklar gibiler. Toplanmadıkça ayağımıza batıp canımızı acıtıyorlar.
Nefes alıp vermelerim bozuluyor. Attığım her adım beni kendimden uzaklaştırsın istiyorum. Kilometrelerce yürüsem de kaçamıyorum kendimden, bencilliklerinizden, imalı sözlerinizden. Ne ara bu kadar oyun kurar oldunuz? Her gün yüzüne baktıklarınızdan da mı utanmıyorsunuz?
Bugün bir şey daha öğrendim. Kimse karşılığını almadıkça size değerli olabileceğinizi dahi hissettirmek istemiyor. Bu zamanlarda umursamamazlık hayli moda. Modanız batsın.
Hatta komple batalım. Çok uzun sürdü bu mevzu. Olmuyor işte yapamıyoruz. Kendimizi kurtaramadığımız gibi etrafımızda olmayanları bile karanlığımıza sürüklüyoruz. Her birimiz içi hınca hınç dolu karadelikleriz. Bir yerleri doldurma konusunda da metrobüs kültürümüz sayesinde liste başlarındayız zaten.
Nereden çıkış yapıyorduk?





