26 Ocak 2026 Pazartesi

30un anatomisi

uzun bir aradan sonra tekrar yazayım dedim. bu yaşa gelip hala kendimle konuşuyor gibi yazıyor olmak garip geliyor ama ne yapayım. son beş sene de çok şey değişti. annemi kaybettim, birçok işim oldu, birçok kez istifa ettim, covid oldum, kedim oldu, kitap yazmaktan vazgeçtim, yeğenim oldu, kolumu kırdım, evimin tavanı çöktü, takside girdim, maaş kartımı çaldırdım, birinin gözlerimin önünde eridiğini gördüm, birinin pes etmeden ölümlerden döndüğünü gördüm, birinin gözlerimin önünde son nefesini gördüm, tatsız yemekler yaptım, aldığım kıyafetleri iade ettim, pasaport aldım, ehliyet sınavından kaldım, evimin yeri yarıldı, faturalar ödedim, yeni arkadaşlar edindim, yeni en yakın arkadaşlar edindim, zam aldım, haklı olduğum bir konuda şikayetimi dile getirip ağlamadım, hba1c için uzun süredir test yaptırmadım, öfke krizi geçirdim, çeşit çeşit atkı ördüm, yağlı boya tablo yaptım, pişman oldum, bir daha o geceki gibi ağlamamaya yemin ettim, uçağa bindim, çakıl taşından sahilde denize girdim, hoş sohbet olamadım, birinin en sevdiği halası oldum, kızlarımın çiçeği oldum, yediden yetmişe herkesi dinledim, kimse beni dinlemedi, kimsenin sevdiceği olmadım, birilerinden gerçekten nefret ettim, istenmediğim yerde kalmadım, bazen namazlarımı aksattım ama hep huzura geri döndüm, bir rüyada düğüne çağırıldım ama gidemedim, çocuklardan iltifat aldım, kar yağdığında dışarı çıkmadım, unutuldum, çok küçük bir ayrıntıda fark edildim, hiçbir işte en iyi olamadım. sonunda otuz oldum. hep bu yaşımı merak ettim aslında. eskiden otuz olanlar daha büyüktü çünkü. eskiden yaşa hürmet vardı, hatırlıyorum. ama şimdi küçüklüğümüzü bilenler ne olursa olsun bizi hala küçük sanıyor, buna biz de dahiliz. dışardan hiç yaşını göstermiyorsun diyenlerden rahatsız oluyorum aslında. neden bilmiyorum. annemin beni doğurduğu yaştayım. annelik şimdilerde çok zor. onun kadar iyi bir anne olacağım meçhul. yine yorgunum. on sekizimdeki yorgunluk değil bu sefer. dizlerim ağrıyor, kolum sızlıyor. fiziksel olarak hissediyorum bu defa, ne tuhaf. günlük dertlere iyice bağlandım. bundan hiçbir şikayetim yok. gündür geçiyor demeyi seviyorum. sanırım artık büyüdüm. rutin nimetini seviyorum. yaşıma alışıyorum. sonunu merak etmiyorum. yarını umursamıyorum. beş yıllık kalkınma planı yapmıyorum. sadece bir günü daha bitiriyorum. biliyorum ki herkes böyle. kimseden farklı değilim. herkes gibi tekrardan doğum günümü kutlarım. bir daha görüşmemek dileğiyle.

12 Temmuz 2025 Cumartesi

umutsuzluk özlemi

insan ona dair her hissi özlüyor 
en sonunda özlemekten yoruluyor

sesini duysam geçecek oysa
mümkün değil
sana dair çaresizlik, ümitsizlik, öfke, sevgi.. 
içinde sen olan her şey
tekrar geri gelse
olmayacak biliyorum
dualarım eskisi gibi içten değil
günlerim gelip gidiyor
birden bire sabah oluyor
kimseye gülümseyemiyorum
aniden akşam oluyor
sana anlatamayınca günü bitiremiyorum
kimseye sığınamiyorum
evi ısıtamıyorum
güneşin karanlığına saklanıyorum
günümü bekliyorum
fazlası olmayacak
bu kadar işte
aniden akşam oluyor
gözlerimi kapatınca sen beliriyorsun karşımda
yalanlar söylüyorum
kimse gerçeği merak etmiyor
hikâyeler yazıyorum
kimse mantık aramıyor
unutuyorum
unutuluyorum




21 Ekim 2024 Pazartesi

pk-4

Bekleyince ölünmediğini anlamıştım. Büyümek bu demekti sanırım. Şu anda içinde bulunduğum durumun aklımın bana bir oyunu olduğuna inanıyorum. Acilen daha doğrusu sabahtan bir psikoloğa ya da psikiyatra gitmeliyim. Gerçi bunu cenazeden hemen sonra yapmalıydım. Şimdi ise olanları tekrar düşünmeliyim.

1. Bir kardeşim yoktu. Ama içeride adının İdil olduğunu söyleyen ve tıpatıp annemin gençliğine benzeyen kız, kardeşim olduğunu söylüyordu. İdil... En az onun  kadar anneme benzemek isterdim. Gözlerim, dudaklarım, yüz hatlarım birazcık olsun onu andırsa fena olmazdı. Annem de babam da anneme benzemediğim konusunda hem fikirdi. Hemfikir oldukları sinir bozucu nadir konulardan biri buydu. Her neyse... Asıl konudan sapmamalıyım. Devam...
2. Evin önündeki asırlık akasya ağacı sabah burada duruyordu. Evden öğle vakti çıkmıştım. Gece döndüğümde ağaç yoktu. Gerçi günümüz Türkiye'sinde pek ala bir ağaç saatler içinde kapının önünden uzaklaşabilir. Bu hiçbir şeye kanıt oluşturmaz.
3. Fotoğraf!! Annem, İdil ve benim kocaman gülümsediğimiz daha geçen hafta açılan müzede çekildiğimiz fotoğraf. Aklımın bana bu kadar mükemmel ve detaylı bir senaryo hazırlamış olması mümkün mü? Rüyalarım gerçekleri kıskandıracak kadar güzel mi? Fotoğraftaki neşeli yüzler gerçek mi? Sorularım haklı mı yoksa yarın bir uzmana görünür görünmez yatışım hakkında kesin karara mı varacaklar?
4. Peşimdekiler önemsiz birkaç serseri miydi yoksa birileri peşimde miydi? Gerçi kimsenin benim gibi birisinin peşine adam takacağını sanmıyorum. Yaşananlar garip birkaç tesadüf de olabilir. 

Tüm bunları mutfak masasında oturup düşünürken kedim Sütlaç geldi yanıma. Normalden farklı olarak minik, ince onu hiç de rahatsız etmediği belli olan mavi bir tasma takmıştı. Tasmanın mavisi sağdaki tek mavi gözüne oldukça yakışmıştı. Masanın üstüne bir balerin edasıyla sıçradı. Gözlerini yüzüme kitledi. Minik bir prr sesinden sonra gelip alnını alnıma dayadı. Ev nerdeyse aynıydı. -Birkaç mobilya ve fotoğraflar dışında- Sütlaç aynıydı. Beni hiç yabancılamamıştı. Kardeşim olduğunu söyleyen İdil'den daha çok tanıyordu bu tüy yumağı beni. Usulca kucağıma kıvrıldı ve hemen uykuya daldı. o uyuyup esnedikçe ne kadar uykusuz olduğumu fark ettim. Kollarımı masanın üstüne uzattım. Çocukluk ve ergenlik dönemlerimin çoğu sınavlara hazırlanmaktan masa başında geçtiği için bir masa üzerinde uyumaya alışkındım. Başımı yavaşça kollarımın üzerine koydum. Sütlaç mırladıkça uyku gözlerimde yer ediyordu. Aniden mırlama durdu. Sütlaç alarm modunu açmıştı. Tekrar masaya atladı. Zaten hiçbir zaman otuz saniyeden fazla kucağımda durmazdı. Tekrar gözlerini üzerime dikti. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken telefonum titredi. Anlaşılan her zamanki gibi kedi hisleri onu erkenden uyandırmıştı.

-Sakin ol Sütlaç sadece gereksiz bir bildirim. 

Telefonu cebimden çıkardım. Ekranı açtım. Oyun bildirimi... Ekranı kapattım. Çağımızın kaçınılmaz rutini. İşte o anda fark ettim. Hızla telefonun ekranını açıp Sütlaç'ın yüzüne yaklaştırdım. Listeye eklenecek 5. gariplik: Benim kedimin sol gözü maviydi. 



2 Eylül 2024 Pazartesi

pk 3

Evet, bildim bileli tek kardeştim. Benden başka anne ve babamın dertlerini yüklenecek, acılarına sarılacak kimse yoktu. Şimdi aniden, gecenin bir vakti karşımda yeni bir kardeş beliriyordu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Tek bildiğin en yakın psikiyatra gitmem gerektiğiydi. Mümkünse duvarları kırmız olmayan bir tanesine.
-Abla gerçekten iyi görünmüyorsun. Sana bir bardak su getirmemi ister misin?
-Kk..kapının önündeki ağaca ne oldu?
Gerçekten bu muydu sormam gereken? Evimde hiç tanımadığım biri var ve ben kapının önündeki ağacı mı soruyorum.
-Anlamadım. Ne ağacı?
-Bir saniye. Bir saniye. Soru bu değil. Öncelikle sen kimsin ve evimde ne yapıyorsun?
Dışarıda bir gürültü koptu sanki. Hızla pencereye koştum. Sokak gece iki sessizliğine bürünmüştü hiçbir şey olmamış gibi. Şükür ki peşimden gelen yoktu. Pencereden uzaklaşırken oraya ne zaman koyduğumu hatırlayamadığım uzun boylu sehpanın üzerindeki saksıyı devirdim. Sehpanın altındaki bölmede uyuyan beyaz kedi korkudan çığlıklar atarak evin içinde koşturmaya başladı. Şaşkınlıkla beni izleyen kız "Benim işte İdil. Kardeşin. Neyin var senin Allah aşkına. Dalga mı geçiyorsun?" der demez kapı çaldı. İkimiz de kapının hemen karşı duvarında asılı olan saate baktık. Saat ikiyi bir hayli geçmişti. 
İdil sakinliğini korumak için efor sarf ediyordu. Yine de yavaşça kapıya yöneldi. Delikten baktı. 
-Sorun yok. Atlas'mış.
Kapıyı açtı. 
-N'oluyor İdil? Her zamanki gibi Sütlaç'ın gece mesaisi diye düşündüm ...
Onlar konuşmaya devam ederken gözüm duvardaki asılı fotoğraflara takıldı. Pek duvara fotoğraf asma gibi bir huyum yoktu ama bildiğim kadarıyla bir kız kardeşim de yoktu. Muhtemelen rüyadaydım. Şimdilik uyuyor olmam yeterliydi. Fotoğraflardaki herkes çok mutluydu. Annemin gözlerinin içi gülüyordu. Onu daha önce hiç bu kadar neşeli görmemiştim. Tüm enerjisini şu renkli kağıt parçasında hissedebiliyordum. Deniz kenarındaydık. İdil,annem ve ben. Birbirimize sıkı sıkı sarılmıştık. Küçükken bir kaç kez gittiğimiz, her seferinde akrabalarla kavgalar edilen ve yeni yeni küslüklerle dönülen o tatil yeriydi. Bu fotoğrafı hiç hatırlamıyorum ama. Acaba kim çekmişti? Hemen yanında tavanı mozaiklerle süslü bir müzedeydik. İdil tavana bakıyordu. Ben bir şeyler gösteriyordum. Annem ise yine o kocaman gülümsemesiyle poz vermişti kameraya. Ayasofya olmalıydı. Uzanıp çerçeveyi elime aldım. "Kariye Camii 06.24" diye not düşülmüştü. Yani üç ay önce. Üç ay önce annemle bir fotoğraf çekilmem mümkün değildi. Başım dönmeye başladı. Tutunacak yer arıyordum. Bir anlığına yer kaymaya başladı sanki. İdil ile Atlas koştu yanıma. Kollarımdan tutup en yakın koltuğa oturttular.  Mümkün değildi. Rüya olmalıydı. Oldukça gerçek bir rüya... İdil mutfağa koştu. Su getirmişti. Atlas gözlüklerinin ardından endişe ile gözlerime bakıyordu. Sessizce "İyi misin?" diye sordu.
Buna verecek bir cevabım yoktu. Şansımı denemeliydim.
-Annem. Annem nerede?

25 Temmuz 2024 Perşembe

(kısık sesle, hastane odasında) -irem, anlat.

(Ben neyin mücadelesini verdiğimi unutacak kadar yorgunum artık. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Bu dünya, benden ne istediğini bilmediğim bu dünya hızla dönüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Kimseyi iyileştiremiyorum. Kimse beni iyileştiremiyor. Hep her şeyin daha kötüye gidişini izliyorum. Gözlerimin önünde oluyor her şey. Sanki elimi uzatsam düzelir gibi geliyor ama her seferinde daha da dağıtıyorum her şeyi. Ya da daha kötüsü hiçbir etkim olmuyor. Hiçbir etkim olmadığı gibi kendimi de boşa yıpratıyorum. Yıprandığım hiçbir şey iyiye gitmiyor. Defalarca gözümü kapatıyorum. Her uyumaya çalıştığımda kırmızı tişörtlü kadın düşüyor kaldırıma sereserpe. Her gözümü kapattığımda annemin elleri kayıyor, tutamıyorum. Onlarla düşüyorum uykumun orta yerinden ama ne yazık ki ben yarın denen o gerçeğe uyanıyorum. Onların peşinden gidemiyorum. Onlarla uzanıp kalamıyorum.
Belli olmuyor di mi?
Ama ben çok yoruldum dayım.
)
-Yok ya sınav çok zordu. Bence soruları yapay zekaya yaptırıyorlar. Hiç umudum yok. İş arıyorum şimdi dayım. Bakalım, Allah büyük.  

18 Temmuz 2024 Perşembe

.

çok garip değil mi? yaşamak zorundayız tıpkı ölmek zorunda olduğumuz gibi. bir bilinmezi düşe kalka, kırıla döküle, çarpa çarpa yaşamak zorundayız. yarının tereddütleriyle karşılaşmak zorundayız. gün boyu uyuyamıyoruz. burada olmamalıyım diyemiyoruz. biliyorum bu melankoli fazla. üzgünüm ama unuttum. nasıl mutlu olduğumu, nasıl doyduğumu, nasıl uyuduğumu unuttum. hatırlamak mümkün değil. güçlü olmak, dayanmaya çalışmak.. ha bir de bu üzüntüye çare ararken daha da batmak var. yanlışı seçerim diye yoldan hiç sapmamak mesela. yolun sonu çıkmaz olabilir. yine de aynı hataları yapmamak için karar vermeden yol ayrımlarını umursamadan yürümeye çalışmak. sadece yaşamak zorunda olduğun için yaşamak. emekliliği düşünmeden seneleri kazasız belasız atlatmak. paylaşmaktan korkmak. tüm sevgilerin sonunda iki tarafın da bıkmışlığını görmek. her inandığının seni aslında kandırmış olması. kapıları kendi elinle kapatmak ve artık kapı çalmaktan imtina etmek. arada kaybolan yıllar var mesela. hesabını kime soracaksın. kimden özür dileyeceksin. her bakış seni yargılarken kime haklılığını anlatacaksın. bu yalnız olmaktan bambaşka bir şey. sanal yalnızlıklarınızdan söz etmiyorum. hak ettiğini çekmek için her şeyden ve herkesten uzaklaşmaktan bahsediyorum. anlatamayacağını bildiğini için susmaktan bahsediyorum. anlıyormuş gibi davrananlardan kaçmaktan bahsediyorum. kimse böyle bir acıyı sarıp sarmalamak istemez. en yakının dahi kaçar senden. kimseyle konuşamazsın işte. kimse gerçeği sormaz. gerçeği bilenler de unutabilmek için yeni umutlara bağlanır. yaşından yorgun olmak bu olsa gerek. yaşının gereklerini yaşayamamak ya da. ben hiç genç olamadım. hep benden başkalarının genç olmaya hakkı vardı. sıra bana gelince türlü çeşit korkular.. her neyse bu mevzu kapanmak için çok çabaladı. tekrar açmayacağım. 
dünya sürgünümün uzun sürmesinden korkuyorum bir yandan da. eski korkularımı bir bir yaşadım. tahayyül edemeyeceğim acılar bir bir gece yarılarında belirdiler karşımda. bunları söylemek bile daha kötüsü ihtimalini getiriyor aklıma. susuyorum sonra. aklımın acımasızlığına şaşıyorum. sevmekten korkuyorum. sonra da sevilmekten. nice mücadelelerin derin bir 'yeter' e dönüştüğünü gördüm defalarca. evet görmekten de korkuyorum. korkusuzum, çok cesurum diye kendimi kandırıyorum. kendimi kandırmaktan korkuyorum yine ve yeniden.
insanın iyileşmesi için sebeplere ihtiyacı var. ben sebeplerimi kaybettim. 





18 Haziran 2024 Salı

Bayramlık notlar 1-2

*her seferinde bir bildiği vardır diyorum. gün sonunda gram bildiği yokmuş diyerek kapatıyorum.
*kendimi rezil hissettirmekte bir numarasınız en azından.
*biraz daha bildiğim doğruları savunmazsam yıldız takımı gibi yine kaybedeceğim.
*bazen güzel bir kahvaltı düşüncesi beni geleceğe dair umut dolduruyor. ne kadar çocukça di mi?
*pardon yanlış anlaşılma olmasın ben sana yakışmam.
*güzel değiliz diye midir bilmiyorum bize aşık olmazlar. iyi kız der geçerler. bakın bu büyük bir yaz(r)gı.
*makul olmak zorundayız.
*ölümü bildiğim için daha kırılgan olurum sanıyordum. ama herkesin gitme ihtimalini öğrendiğim için sapasağlam olmuşum. yanlışlıkla oldu bu. ben istemedim.
*eskiden olsa sana binlerce kez kırılırdım.
*ben seni sevdim mi acaba? o kargaşada anlayamadım ki. gözlerini görünce hiçbir şey olmasa da bir şeyler oldu sanırım.
*bize sevmeyi bile yakıştıramadılar. aklı başında adam işi değilmiş. aklımın başımda olduğunu kim söyledi. bu dedikoduyu çıkaranı hâlâ bulamadım.
*yanlış anlamaya çok müsaidim. bir süre görüşmeyelim.
*aşk bize fazla gelir gibi. korkumuz ondan.
*kandırdık kendimizi zaten olmazdı
*kimse tutmayacak elimizden. yalan yok.
*bu kadar seçenek olması rahatsız edici olmalı.
*en sevdiğim romanın karakteri olarak kalmaya devam etmelisin. böylesi daha inandırıcı.
*hiç kimsenin gözünde genç kategorisine giremeden yaşlandım resmen. bu hakkı vermeyenleri de, bu hak için uğraşmayan beni de tebrik ediyorum. güzel bir iş birliğiydi. çabaladık en azından.
*"Sessizliğini duymayan birine sevdanı verme, göynün incinir."
*gel benim romanımda bir karakter ol. ama sonu iyi değil. baştan söyleyeyim.
*şöyle diyeyim sana: kimse beni ben olduğum için sevmedi. ya birilerinin evladıydım, ablasıydım, kardeşiydim, yeğeniydim, kuzeniydim, sıra arkadaşıydım, iş arkadaşıydım. kimse sen iremsin ve böylesin ne güzel demedi.
*ben istemeyi pek bilmem.
*bazen insanın yüzüne "seninle ilgisi yok. saçmalama." denmeli.
*aşk ve sevmek ile ilgili söylediğim tüm sözler hayal ürünüdür. gerçeklikle alakası yoktur.






 

15 Haziran 2024 Cumartesi

Haftaya notlar-24

*birine inanasım var. sonumuz yakın.
*şu dünyadan hiçbir şeye kavuşamadan gideceğim.
*kaçacak yerim olsa beş dakika durmam burada.
*azıcık bile şansım yoktu di mi?
*insanın iyileşmesi için sebeplere ihtiyacı var.
*bana kalsa seni her gün görmem gerek
*Sevgili dünlük,
Dünler ne kadar da çabuk geçiyor.
*Hak etmedik, reva görülmedik, layık değilmişiz. Hepsi bu.
*bunun sadece fragman olduğuna inanmak istiyorum.
*bazen çok güzel manzara fotoğrafları görüyorum. hiçbirinde ben yokum.
*Ölümü bilince sevmekten vazgeçiyor insan.
*nasıl dayandığımı ben de hâlâ bilmiyorum.
*herkesin gitmesi benim suçum mu? Acil cevap lütfen!
*herkese benden çay. sen kahve içer miydin?
*dağılıp gitmek üzereyim. rica etsem sıkı sıkı tutar mısın?
*sanki bir kerecik sevsem her şey daha güzel olurdu? ya da tam tersi bilemedim.
*anlamsız mırıldanmalar:
-ne diyordu o şarkıda?
-biraz arabesk olacak ama
-söyle söyle
-sevilmek umudu sevmekten beter
-ha şöylee
*kendimi kandırmama daha fazla izin veremezdim.
*bayram sevdikleriyle beraber olana gelirmiş. yine de iyi bayramlar sana.
*bekar ve zayıf olunca her şeyi sorgusuz kabul edersiniz diye düşünüyorlar hep. yapraksız bir dal gibi.
*ben sonrasını düşünmek istemiyorum. sen düşüneceksen benim yerime başka.
*(masmavi bir camide, eller semada, fısıltıyla) rabbim senden başkasına karşı yetersiz hissettirme. insanlar çok zalim.
 




 

20 Mayıs 2024 Pazartesi

16 Nisan 2024 Salı

haftaya notlar:

*zamanla geçer sandım
*fark ettin mi şarkılar hâlâ boşa çalıyor, yazık
*bu rüyayı hayra yoramazdık zaten üzülme
*ömrüm rol yapmakla geçmiş. alkışlar için teşekkürler.
*sıradaki kedi videosu kuyusundaki hüznüne hapsolmayı seven ve onu kabul edenlere gelsin...
*ben gitmeseydim, sen gidecektin. ben ilk defa erken davrandım.
*sonunu biliyordum. o yüzden beklemedim.
*herkes her an gidebilir. bu gerçek yetiyor günün geri kalanı için.
*hiç sormadın ama söyleyeyim şikayet etmeyi pek bilmediğimden halimden genel olarak memnunum sanırım.
*sen beni seversen balkonumdaki sümbüller açar belki
*çünkü bir tane daha 'sen halledersin'e tahammülüm yok
*hasret yüklü kervanlarda yeni sözler aramak değil mi tek gayemiz?
*oysa yalnızlığa beyaz kürklü bir kediymişçesine sarılmak gerek. kedi bu anlaşılmaz. bazen canını yakar, bazen de usulca yanına kıvrılır yatar. vakit geçer. sona daha çok yaklaşırsın.
* evet kaybolduk ama bulunmak ümidi boşa
*Allahım, beni artık özlemle sınamasan olur mu? yoruldum, sahiden yoruldum.
*kendini tanımak, bilmek korkunç
*bir unutulmayı, bir terkedilişi daha kaldıramazdım. anlatabiliyor muyum?
*bunu hak ettiğime inanıyorum
*bazen unutuyorum bir hiç olduğumu. hatırlatma için teşekkürler.
*yine yaşananların benimle hiçbir ilgisi yok. çok şükür.
*hiç çerçevesinden çıkmak en zor imtihandır.
*motivasyonumu kaybediyorum. toparlanmam lazım.
*bizden bir demet olmaz. olaysız dağılalım.
*yavaş yavaş ölmenin tek bir yolu yok.
*biz düşüne düşüne bu hâle geldik
*kıyısında durduğum uçurumlardan korkuyorum
*geceler sandığımızdan daha uzun.

22 Ağustos 2023 Salı

gelemeyecek gibiysen ben geleyim mi yanına?

 her seferinde yeniden başlamak zorunda bırakılıyoruz. alışamıyoruz hiçbir şeye. yeni adımlar atmayı sevmiyorum. alıştıklarımı bırakmak istemiyorum. ama işte iki yıl önce bir kere rutinim bozuldu sonrasını toparlayamadım. korktuğum çok şey var mesela. korkularımın arkasına gizleniyorum. şükür kimse anlamıyor. benden iyi oyuncu olur aslında ama ben kesin o zaman da işsiz kalırdım. az zamanım var. bir yalanı bir ömür saklayamıyor insan sanırdım. ama gerçekler saklanıyormuş. annemin hiç bilmeden gittikleri var. benim öğrendiğimi bilmedikleri var. hepsi gereksiz. hepsi zaman kaybı. keşkelerle işim kalmadı. çünkü ölüm var. yaşayamıyoruz da beraberce. çünkü herkes gidiyor. herkesin zamanı kısıtlı. saniyelerimiz sayılı. ve ben o saniyeleri öylece geçiriyorum. çünkü ölüm var. işe yaramadığımı hissediyorum. bir şeyleri değiştiremediğimi hissediyorum. en önemlisi de bu his hep benimle devam edecek gibi hissediyorum bu yarını belli olmayan yolda. çok konuşmanın yolunu bulmuştum. sessiz de olsa söylediklerimin dinlenmesinin bir yolunu bulmuştum. şimdi yine kaybettim her şeyi. tekrar başa döndüm. yorulamadım da adamakıllı. her gün gördüklerin de unutulabiliyormuş. unutuldum. unuttum. rüyalarımdan kaçıyorum artık. mesela umutlanırım diye fal baktırmıyorum. umut etmek de zaman kaybı öylece zamanın geçmesini bekleyenler için. ellerim bomboş. sebeplerim kalmadı. nasılsın demeye yüzüm yok. kimse bana inanmıyor. aslında ben kendime inanmıyorum. geriye kalan inansa ne fark eder. işte bu çok kötü kendimi de seni de nasıl kandıracağımı biliyorum. kendime kanmak istemiyorum. yıllarca kandırdım da ne oldu. boşluk? karanlık? sessizlik? hayır, hayır. hepsi elle tutulur, gözle görülür şeyler. oysa benim yanıma kâr kalan hiçbir şey yok bu hikayede. ne boşluk, ne karanlık, ne sessizlik var yanı başımda. aksine her şey apaçık karşımda. ölüm de hayat da. var olmak da yok olmak da. varlık da yokluk da. ben yorulamadım da adamakıllı. belki özlemekten yoruldum sadece. geriye kalan mücadele için çabalamamak. çabalamak için sebep bulamamak. 


aa tek keşkem var şimdilerde aslında. şu kapıdan girsen ve desen ki:


- Aferin kızım, iyi dayandınız. Hadi şimdi bir çay koyun da anlatın her şeyi bakalım.

19 Haziran 2022 Pazar

pk2

233 gün önce...
Vay be tam üç ay olmuş. Koca bir üç ay, doksan bir gün, iki bin yüz seksen dört saat, yüz otuz bir bin kırk dakika, yedi milyon sekiz yüz altmış... Onsuz yapamam dediğim her saniye hızla hesap vermeden geçip gidiyor. Hiçbir acısını dindiremedim, hiçbir derdine derman olamadım. Öylece ellerimin arasından kayıp gitti. Oysa o benim her şeyimdi. Her şeyini kaybeden ne yapar? Oturup iş mi arar? Ya da ne bileyim hemen yeni arkadaşlar mı edinir? Bunun tek cevabı var aslında. Sadece bekler. Eski, güzel,  taze demlenmiş çay sıcaklığındaki günlerin geri gelmesini bekler. Sonsuz bir bekleme döngüsü içerisine girmiş olduğunu bilse de bekler. Bu bekleyişin asla mutlu sonla bitmeyeceğini bilse de bekler. Umut etmez. Her şeyini kaybeden umudunu da gömmüştür bir yerlere. Kaybeden biri beklemeyi hobi edinmiştir artık. Benim de en güzel hobim beklemek oldu. Daha önceleri umudu beklediğimi düşünürdüm. Meğer bugünlere hazırlık yapıyormuşum. Bekleme antrenmanı kısacası. Hiçbir şeyin, hazırlığını yaptığım gibi ilerlemediği apaçık ortada oysa. 
Bu boşluğu anlatacak kelime hiçbir dilde yoktur sanırım. Ve bu boşluğa iyi gelecek şey de çıkıp sahilde yürümek olmalı. En azından son üç ayımda annemin sesini arka odada duyamadığımdan beri böyle yapıyorum. Ayaklarımda derman kalmayana kadar yürüyorum, kulaklığımda çalan şarkılara aldırmadan çoğu zaman. Ama bu defa müzik sanki yüreğime ulaşmaya çalışıyordu:
-SABRET SABREET İNCİ TANEM BEKLE BENİİ.. DÖNECEĞİM MUTLAKA SAABRET...
Tarkan'ın bu kadar içli bir sesi olduğunu daha önce fark etmemiştim. Sahilin ortasında o kadar insanın arasında hiçbir şeye aldırmadan akıyordu göz yaşlarım. Elimin tersiyle yanaklarımdaki yaşları sildikten sonra en yakın banka oturdum. Farkında değildim ama resmen gece olmuştu. Hava kararmış, tanıdığım ailelerin oluşturduğu kalabalık kalmamıştı etrafımda. Hava hafiften akşam serinliğini hissettirmeye başlamıştı. Derin düşüncelerden sıyrılıp daha derinlere dalmak için eve gitmenin zamanı gelmişti. Sahil yolundan aşağı yürümeye başladım. Yol bir anda gözüme çok uzun göründü. Son dinlediğim daha doğrusu dinlediğimi fark ettiğim şarkının da etkisiyle her anlamda yorulmuştum. Adım atacak halim kalmamıştı. En yiyisi kestirme yoldan evime gitmek olacaktı.
Kararan hava ve yer yer sönmüş sokak lambalarını sebebiyle kestirme diye bildiğim yol iyiden iyiye korku tüneline dönmeye başlamıştı. Aniden kapanan sokak kapılarının gürültüsü, olay çıkarmaya yer arayan köpeklerin bağırışları derken etraf aniden tenhalaştı. Evime oldukça yaklaşmıştım. İki binanın arasında daracık bir geçit vardı. Burayı annem öğretmişti. Bu eski geçiti kullanınca sahil yolu yarıya iniyor, eve birkaç yüz adım sonra ulaşabiliyorduk. 
Peşimde bir fısıltı duydum.
Pat pat pat.. Pek de ritmik olmayan ayak sesleri...
-Heyyyy!
Bana bağırıp bağırmadıklarına emin değildim ama koşmaya başladım. Ayak sesleri de hızlanınca benim peşimde olduklarını anladım. Bir saniyeliğine başımı arkaya çevirdim. Üç tane serseri kılıklı adam kollarını uzatıp beni yaklamayı sanki o uzaklıktan başaracaklarmış gibi uzanmaya çalışıyorlardı. 
Korkum hat safhadaydı. Ölüm değildi korktuğum. 
Koştum. Geçit sanki ben ona doğru koştukça benden uzaklaşıyordu.
Arkamda bir el hissettim. Geçide sadece altı adım kalmıştı. El beni kendine doğru çekecekken çantamdaki pandemideki en yakın dostumuz kolonya geldi aklıma. Sprey kolonyanın beni üçüncü sayfa haberi olmaktan kurtaracağı aklıma gelmezdi. 
Sprey kolonyayı silah niyetine kullanıp arkamda beni çekiştiren adamların gözlerine sıktım. Ardından dar geçitten kendimi diğer tarafa attım. Geçitten geçmemle yan binalardan birinde demir bir kapı hızla kapatıldı. Korkudan yüreğim ağzımda atıyordu. 
Bir iki saniye nefeslendikten sonra eve doğru koşar adım yürümeye başladım. Hızla yürürken apartman kapısını es geçip sokağın sonuna kadar yürüdüğümü son anda farkettim. Geri döndüğümde beni yanıltan şey hemen penceremizin önündeki devasa akasya ağacının yerinde olmamasıydı. Kedi evinin yerinde de yeller esiyordu. Anlaşılan kedi seven-sevmeyen komşu savaşları pek yakında yeniden başlayacaktı. Anahtarımı çıkarıp bu halüsinasyonları adrenalin fazlalığına yorup eve girdim. Salondaki üçlü koltuğa uzanmaya çalışırken kendimi yerde buldum. Işığı açmadığım için sakarlık yapıp duruyordum. Yine de adamların hala peşimde olup ışığı yanan evden beni bulacakları korkusuyla lambaları yakmadım. El yordamıyla bulduğum üçlü koltuğa uzanıp uykuya dalmak için beklemeye başladım.
Neler olmuştu öyle?
Peşimdekiler kimdi?
Tam uykuya teslim olacaktım ki yumuşacık bir sesle gözlerimi yarıladım.
-Abla, iyi misin?
Karşımda duran kişiyi ilk kez görüyordum. İlk bakışta annemin gençlik fotoğraflarının kopyası gibi duran kız endişeyle gözlerime bakıp iyi olup olmadığımı ve daha birçok soruyu ardarda soruyordu.
Ama cevaplanması gereken daha önemli sorular vardı.
Evimdeki bu yabancı kız da kimdi?
-Sen de kimsin?

9 Haziran 2022 Perşembe

pk1

Yavaşça odasından çıktı. Tam da beklediğim tipte bir uzmandı. Sorularımı yanıtlayacak olan biri böyle olmalı diye düşünüyordum. Üzerinde Yeşil çizgili tişörtü ve boynundaki kırık deniz kabuğu kolyesiyle evrene dair bilinmezlerimi çözümleyecek gibi bakıyordu. Kıvırcık saçları tarakların sözünü iyiki dinlememiş diye düşündüm. Belli ki büyük yuvarlak şişe dibi gözlüklerini temizlemeye vakit bulamamıştı. Yer yer lekeler gözlerindeki bilim ışığını gizleyemiyordu yine de. Umursamaz tavrını kapıdan çıktığı andan beri sürdürüyordu. Söylediklerimden sonra da böyle sakin kalabilecek miydi acaba? Bir filmde olsaydık bu kadar sakin kalamazdı diye düşündüm. Tam söze girecekken:
- Ne için gelmiştiniz, dedi.
Beklediğim heyecan yoktu sesinde. Oldukça monoton hatta duyulmayacak kısıklıkta bir sesle konuşuyordu. Yine de keşfimi duyunca şaşkına dönecekti. Eminim.
- Merhaba profesör. Rahatsız ediyorum ama dün akşamki maili size ben atmıştım. Bu konu hakkında sizinle görüşmeye geldim. Sizce de çok hayret verici bir konu değil mi? Paralel evrenlere açılan kapıyı bulmuş olabilirim. Bu konu hakkındaki açıklamalarınızı dinlemek için sabırsızlanıyorum.
- Hıı... Evet, evet. Şöyle geçelim.
Yüzünde hiçbir mimik oynamamıştı. Acaba bu kadar önemli bir konuyu yanlış birine mi anlatıyorum. Ayrıca yaşına göre oldukça yavaş hareket ediyordu. Bu bilgiyi yanlış insanlarla paylaşırsam ne olur ki en fazla? Şaşkın yüz ifademi hemencecik düzeltip profesörün ardından odaya girdim.
Kendine bir bardak kahve doldurduktan sonra bana döndü. Oturmam için dosyaların küçük bir yığın yaptığı masasının önündeki kırılacakmış gibi duran tahta sandalyeyi işaret etti. Tereddütle oturduktan sonra gözlerimi en azından silinse işlevini daha iyi yerine getirecek olan gözlüklerin ardında kalmış gözlere çevirdim.
Cevap gelmeyince mecbur söze girdim:
-Evet, profesör ne düşünüyorsunuz?
Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra sonunda konuşmaya başlamıştı:
-Öncelikle henüz profesörlük ünvanını alamadım. Keşfinize gelecek olursak...
Yine bir duraklama. Bilgisayarına yöneldi hiçbir telaşa kapılmadan. Sanırım her gün birileri "Merhaba, yeni evrenlere açılan bir kapı buldum." diye yanına geliyordu. Klavyede birkaç tuşa bastıktan sonra dudakları hafifçe kıpırdadı. Son cümleyi sesli okuyunca ona dün gece attığım mailli okuduğunu anladım.
- "...kapının hemen arka sokağımızda olduğunu belirtip, konumunu sizinle ekte paylaşıyorum. Görüşmek üzere." Hmm..
Bir akademisyene nasıl yazacağını bilmeyen ben metinde biraz saçmalamış olsam da böyle bir "Hmm.." beklemiyordum yine de. 
- Demek kapı arka sokağınızda? Hiç geçtiniz mi, diye sordu. Allah'tan daha fazla oyalanmayıp konuya girmişti. Ama bana inanmayan tavrı canımı iyice sıkmıştı.
Oturduğum sandalyeyi kırmadan kendimi öne aldım. Küçük bir gıcırtının ardından anın büyüsünü bozmadan başıma gelenleri anlatmaya başladım.
Ben anlattıkça henüz profesörlüğünü alamamış yardımcı akademisyenimin göz bebekleri büyüyordu. Sonunda dikkatini çekebilmiştim. 
- Madem öyle haydi bir de ben göreyim şu kapıyı, dedi ve ayağa kalktı. Tıka basa doldurduğu çantasını koluna takıp:
-Sizi takip ediyorum, dedi usulca.
Ağır ve düşünceli adımlarla odadan çıktım. Umarım hayatımın hatasını bu kadar yürekten isteyerek yapmıyorumdur..
...

5 Haziran 2021 Cumartesi

anormalleşiyorum.

zamanın gerektirdiği tüm işkenceleri kendime zaman buldukça ediyorum. gülüşlerimin tam orta yerini eziyet veren masum düşüncelerle süslüyorum. her an kendimi suçluyorum. her şeyi yapabilecekmişim de kendimi vaz geçirdiğim için boşlukta sallanıyormuşum gibi davranıyorum. ellerimden kayıp gidenler hiç benim hatam değilmiş gibi. yanlışımı biliyorum. herkesten daha çok farkındayım bunun. bu farkında olma hali sürekli canımı acıtıyor. başkalarının yanında gülmeye hakkım yokmuş gibi. bu hakkı çoook daha önce tüketmişim gibi. utanmak zorundaymışım gibi. eğer bir an bile rahat olursam çevremdeki herkesin suçlamaları yerini bulacakmış gibi. arkamdan konuşulacakları ve konuşulanları duymama gerek yok. kafamda kendi kendime kendi dedikodumu yapma mesaisiyle uğraşıyorum çünkü. keşke daha faydalı yeteneklerim olsaydı. çevremi daha farklı görebilseydim keşke. ya da ne bileyim doğru konularda fikir sahibi olmak da pek işime yarayabilirdi. ne yapalım yine ve yeniden faydalar faydasız, imkanlar imkansız. bu defa başarısızlığımı nasıl kutlasam bilemedim. hiç çıkmadığım tepeden düşerken hangi şarkıları dinlesem?
çok fazla 'kendi' sözcüğünü kullanıyorum ve bundan da nefret ediyorum. nefret ettiklerim listesinde kendimden sonra ikinci sırada zaten bu sözcüğün kendileri.
en çok da bu evin sessizliğine gömülmüş anlayışlı mırıldanmaları özleyeceğim sanırım. hayatımın en büyük ikinci hatasını yapıyorum. hata yapmamak için karar vermekten kaçmak da en büyük ilk hatam. bu hissi tanımak canımı sıkıyor ama yine aynı sıkıntı var uykularımda. uyumamak için bahaneler arıyorum.
umarım sadece şekerim yüksek diye bunları yazıyorumdur ama ne yazık ki şekerim düşükken güldükten sonra yine aynı noktaya dönüyorum. şekerim bile aynı noktaya döndü ama sen daha şehre dönemedin ya ne diyebilirim. sözün de şekerin de noktanın da bittiği yerdeyiz.
normalleşemediğim gibi daha da anormalleşiyorum.
yokluğumuz hissedilmeyecek, ne hoş. tesadüflerimiz artık daha anlamlı. gerçi hiç sahici bir tesadüfümüz olmadı. söz nasıl dönüp dolaşıp sana geldi bilmiyorum. bugünlerde gereksiz yere çok temizlik yaptım ondan olsa gerek. hatırlamadığım tarihlerden içinde ufacık da olsa sen olmayan birkaç anıya denk geldim. yine rastlaşamadık. gittiğim gün geleceğinden artık çok eminim. şimdiye kadar gelmemiş olman daha iyi.
bu evin sessizliğini tanıyorum.
ne olursa olsun her gün aynı sokaklarda aynı şarkıyla aynı uykulara dalmaya alıştım.
alışkanlıklar.. kör olmak için en güzel sebep. kör kalmak için rutinlere ihtiyacımız var.
güven veren en önemli şey alışkanlıklarımız, bildiklerimiz.
 
Akıp gidiyor içinde olduğum kalabalık benden uzakta. bir film sahnesi gibi. sahnedeyim ama sözüm kalmamış. kalabalık yapıyorum sadece.

15 Mayıs 2021 Cumartesi

🍉

Kırılacak bir hevesin, kurtarılacak bir dünyan yok.
Hevesleri sonra konuşuruz.
Ama bize kurtarılacak bir dünya bırakmamışlar. Elimizi kolumuzu öyle bir bağlamışlar ki.. Yapılacak hiçbir şey kalmamış. Nefret etmene, tüm kalbinle lanet etmene dahi izin vermiyorlar. Seneler öncesinde yaşananı yine yaşatıyorlar. Her şey gözler önünde oluyor. Sosyal medya büyük bir nimet demek isterdim. Ama insanoğlu.. Bu cümleyi tamamlamak çok klişe olacak, vazgeçiyorum. Tarih tekrar ederken sadece izliyoruz. Neden elimizden bir şey gelmiyor? Aynısı oldu. O zamankileri de suçlayamayız o zaman. Çok saçma. Bir çıkar yolu olmalı. Bir şeyler yapabilmeliyiz. Şiirin, romanın, birkaç özlü sözün ötesine geçebilmeliyiz. Neden değiştiremiyoruz hiçbir şeyi? Nesiller boyu aynı katliama sessiz kalıyoruz. Yapabilecek bir şeyler olmalı. Bu düzen hep böyle mi devam edecek? Birileri ölecek, biz de bir iki twitle ah vah edeceğiz. Sonra canı sıkılanlar o twit atılan, resim paylaşılan yerleri kapatacak, hiçbir şey yaşanmamamış gibi devam edecek. Hatta üç vakte kadar çıkıp 'Haklıydık.' diyecek. Biz de hatırlamayacağız bile. Kime ne olduğunu yine unutacağız. Mazide bir yara, iyileşmemiş bir yara. Devası olmayan, devası aranmayan. Ne olacak böyle peki? Nereye kadar sürecek böyle? Kimse hadsizlerin karşısına dikilmeyecek mi? "Hesabını vereceksin!" diye haykırmayacak mı kimse? "Özgürlüğümü, evimi, kardeşimi benden alamazsın !" diyen olmayacak mı? Teknolojin de sosyalliğin de gerçeğin de geleceğin de yerin dibine batsın! Aynı şeylere hep susmak da kararlılık göstergesi mi? Hep aynı acılara dilsiz kalmak? Daha ilk geldiğinde kovmalılardı dağdan gelenleri bağcılar. Ama o an herkes armutlarla meşguldü sanırım. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Eskisinden daha güzel uyutuluyoruz. Uykumuzun farkında bile değiliz. Rüyalarımızdan habersiziz. Kurtarılacak dünyamızı bile yıktılar. Viranları mesken gösteriyorlar artık. Feryat eşliğinde halay çekiyorlar.
Görmüyor musunuz? Gözlerinizin önünde, burnunuzun dibinde kadını, çocuğu, adamı, anneyi, babayı, evladı, insanı, doğuyu, batıyı, kuzeyi, güneyi, dünü, yarını, bugünü, cesareti, özgürlüğü, varlığı, yaşamı, ölümü, daha nicesini, daha binlercesini değersizleştiriyorlar, yok sayıyorlar, yok ediyorlar...
Uyanmak için daha ne gerek?
Görmek için kaç göz gerek?
Duymak için kaç çığlık gerek?
Şahit olmak için kaç kır(y)ım gerek?
 

23 Nisan 2021 Cuma

kapan

İşte şimdi sahiden kapana kısıldık. Eski fotoğraflara bakıyorum bazen de hiçbir şey daha iyi değildi. Özlem duyduğum şeyler yok değil ama bu koşullar altında pek de hissedemiyorum bunu doğrusu. Her doğan günün yeniliğiyle geleceğine inanıyor insan, çoğu zaman da boşluğuna geliyor ve birden kendini inanmış buluyor. Gün biterken de anlıyoruz ki inanmışlığın lüzumu yok. Bize kalan yorgunluğa çaresi olmayan uykular. Uykular da değersiz artık. Uyudukça kabuslar biriktiriyoruz üzerimizde. Yarını karartan kabuslar. Artık pes ettiğimi gören herkes bana gülüyor. Onlara katılmaktan başka çarem yok. Zira kavgaya tutuşacak kadar inanmıyorum hiçbir davaya. Ben kendimi bildikten sonra filler uçmuş mu, zürafalar yüzmüş mü umurumda değil. Kendi hesabımı yaptıktan sonra gerisi beni pek de ilgilendirmiyor. Tam olarak "İlgilendirmezlikler Çağı"na girmiş bulunuyorum. Herkesin devrimi kendine. Ayrıca geçmişin değişmezliğini neden kimse kabul etmiyor? Kendi keşkelerini hep başkasının yüzüne vuruyor insan. Böyle anlarda "AYNEN!" diye bağırmak istiyorum sadece. Derinine inemediğim meseleleri espri konusu yapıyorum. O zaman daha çok inciniyoruz. Dökülen incilerimizle misket gibi oynuyoruz. Herkes alıngan oldu çünkü. - Gülseren Budayıcıoğlu sağolsun- 
İşte şimdi sahiden kapana kısıldık. Kısık bir sesle şarkı söylüyorum maskemin altından. Kimseler sesimi duymuyor ya da sesin nereden geldiğini anlamıyor. Bu bilinmezlikle mutlu oluyorum. Bir odanın içinde ölmüşüm ya da bir odanın içinde yaşıyorum. Sormayan kimse bilmiyor. Bu bilinmezlikle de mutlu oluyorum. Mutluluk çok kısa bir an. Var olduğunu dahi anlamıyorum. Eski düşüncelerimi karşılıksız tartışmalarda savunuyorum sonra da bildiğim sokaklarda gecenin kimsesizliğinde tek başıma dolaşıyorum. Yolumu sadece sokak lambaları aydınlatıyor. Kimse ne oluyor diye pencereden bakmıyor. Hayali bir sesin peşinden koşuyorum. Yorulunca yine evimin önüne geliyorum. Hala pencerelerde kimse yok.
Hangi bilim kurgusal olay olacak da bu döngüden kurtulacağız bilmiyorum.
Gecenin kimsesizliğinde kapana kısıldım. 

11 Mart 2021 Perşembe

Haftaya notlar

*Az kelimem kalmış elimde, daha fazla konuşamam. Bu zamana kadar söylemem gerekenleri söyleseydim böyle olmayacaktı.
*Daha çok dua etmeliyim. Dua etmek insanın hem kelime hem de kalp hazinesini geliştirirmiş. Dua etmek insanı insana daha çok yaklaştırırmış. Oysa mesafelerimizi daha da açmalıyız. Aradaki boşlukları anlamsız cızırtılarla doldurmalıyız.
*Beyaz gürültünün sustuğunu anladığın o an... O anı yaşamak mümkün mü? "Oh be!" diyebilmek, hep aklının bir tarafını çalışır durumda bırakmamak?
*Pek imkanı olmayan mekanlar içerisindeyim yine. Kelime çıkmazları, cümle dolambaçları. Merkez konudan uzaklaştık.
*Olsun olmayacakları yazmak, yazmamaktan daha kolay.
*Her gün izlediğimiz yalanlar bitince canımız yanıyor. Bağlandığımız yanlışlar çok fazla. Bağlandıkça yalnızlaşıyoruz.
*Bu düşünceler ve şartlar altında mutlu olamayacağımı biliyorum.
*Artık televizyondaki ünlüler benden küçük. Yaşlanmanın ilk belirtisi bu olmalı. Ölümün başlangıcına çok da uzak sayılmayız.
*Maske altında aldığımız nefeslerimiz kısıtlı. Hayat sevmek için çok kısa. Zevk almak içinse çok değersiz.
*Yaşayıp bir an evvel tüketmek en güzeli.
*Neyin eziyetini çekiyoruz bir bilsem...
*Gördüklerimin yağmur bulutu olmasını diliyorum. Eğer degilse umarım gözlerimdeki beyaz körlüğün başlangıcıdır. Aksi halde susuzluktan kuruyup gideceğiz.
 

7 Şubat 2021 Pazar

KGK - Kişisel Gelişemeyenler Kulübü

Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Defalarca. Hem de gün ortasında. Ondan daha çok ise "böyle olacağını billiyordun" dedim. Bunu bu kadar sık söylememem gerek ama söylüyorum. Bir alışkanlık olarak. Her durumda. Hani her şeyin sebebi ben değilim biliyorum ama yine de yapamadıklarımın sorumlusu olarak kendimi görüyorum.

Başa dönelim. Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Hem de defalarca. Suratımı da astım. Çünkü yapabildiğim tek şey bu. Kendi kendimi susturmuşum. Dişlerimi sıkarken fark ettim. Dört duvarıma "böyle olacağını biliyordun" yazmışım. Yanlış yaptığımı biliyorum.

En başa dönelim. Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Hem de gün ortasında. Oysa sadece geceleri yazardım. Sonra fark ettim ki etrafımda kimse kalmamış. Daha önceleri yazmak için günlük sohbetlerden dahi kaçardım. Şimdi ise sadece boş konuşuyorum.

Yine en başa dönelim. Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Umut yetmezliğinden öleceğiz. Sonra da yarınlarımızın yanına gömüleceğiz. Biliyorum. Böyle yazmamam gerek. Hataları yapan benim. Umutsuzluğu kendine yakıştıran da.

En başa dönelim yine de. Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Nedenini bilmeden. Sadece yazmam gerek. Bu konu da dahi amacım yok. Yaptığım yemekler tatsız. Ve yüzüm asık dolaştım gün ortasında.

Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Belki de kendim olmaktan daha çok yazmam gerek. Ama o zaman yapılacak işler birikir. Ve buraya gelme amacım sapar. Sahi amacım neydi benim? Çay koymak, sevmek, iyileştirmek, merak etmek, öğrenmek, susmak, yanılmak, haklı olmak, çalışmak, yatmak, yazmak, beklemek...

Yazmam gerek, dedim bugün kendime. Yazmak için bırakıp gittiklerimden özür dilerim. Yok olmak zahmetinde bulunmadığım için de kendimden.
Var olmayı da beceremiyorum, yok olmayı da... 
İşte bunu yazmam gerek.
Yazdım ve geçti.
 

1 Ocak 2021 Cuma

olmuyor

sadece yorulduk hepimiz. biliyorum sadece bu. ne yazık ki kurtulmak için çabalamıyoruz da artık. tamam, çoğul konuşmayalım. sadece pes ettim. oysa daha hiçbir şey yapmamıştım, yapamamıştım. dünya böyle bir yer değil. benim beklememle zamanı gelmeyecek hiçbir şeyin ve zamanı hızla geçecek her şeyin. bense sadece izleyeceğim. bu o kadar olağan ki artık. tıpkı yazdığım günlüğün sayfalarını silmem gibi. o günler yaşandı ve sildiğim için unutmadım. sildiğim için yazmaktan vazgeçmedim. silinebilir olduğu için kurşun kalemden de vazgeçmedim. sadece uyuyup uyanıyorum artık. yerinde saymak tam anlamıyla bu. bundan iki gün önce tam bir yıl oldu sanırım. neyin üzerinden bir yıl geçti diye de sormayın. çünkü unuttum. bir yıl çok fazla değil gibi ama kendini unutmak ve yok etmek için yeterli bir süre. ben kaybolma aşamasını çoktan geçtim. olduğum yerden gayet eminim: var olmadan yok olma... oysa var olmanın ihtimali, hayali dahi güzeldi. ama bu yolda yeni bir yetenek edindim: artık kendimi kandırmıyorum. ne mutlu bana. artık kabul ediyorum tüm gerçekleri. kendi gerçeklerimi. bir de daha sonrasını merak edebilmek için birkaç astrolog dinliyorum artık. onlar da olmasa yarının tarihini bilmeyeceğim. ne garip değil mi? tam da kendimi kandırmamayı öğrenmişken yarını hatırlayabilmek için birbiri ardına sıralanmış yalan sözler dinliyorum. şükür ki umut bağımlılığını çabuk terk ettim. ama yalan sözler dinleme alışkanlığından çabuk vazgeçilmiyor. 
2 0 2 1 zamanın hızla geçtiğinin en büyük kanıtı. başka anlamlar yüklemenin anlamı yok.

2 Aralık 2020 Çarşamba

☆resetlendik☆

sanki gözümüzün önünde bir perde var ve göremiyoruz. üç beş sene öncesine kadar her şey daha netti, daha belirgindi. kararlarımız dahi daha keskindi. 'acaba'larımız daha azdı. şüphelerimiz daha belli ve cevapları aranıp bulunabilirdi. ama şimdilerde her şey sadece bir oyalamaca. cevap yok, sonuç yok, aramak için dahi bir çırpınış yok. 

artık hep aynı koridorda yürüyüp duruyorum. kendimden yoruldum. çarptığım duvarlarla iyice yüz göz oldum. onlar da sormuyor artık neler olup bittiğini.

aslında kimse sormuyor neler olduğunu.

sabrı, hevesi, havayı, hatayı, doğruyu, parayı, şansı, kelimeyi, fırsatı, saygıyı, umudu, hayali, güveni... saymadığım daha birçok çokluğu yitirdik.

soru(n)mlu ataların soru(n)msuz mirasyedileriyiz. elimizde avcumuzda ne varsa tükettik. geriye bir başka mirasyedi kalmayacak. 

post apokaliptik dönemde yanlışlıkla bitap düştük. üşüşecek akbabalar da hasta olduğundan yavaş yavaş çürüyoruz.

sona yaklaşmak için hızla koşanlarla aynı yarıştayız maalesef. YAŞASIN, burada da kaybediyoruz.

19 Eylül 2020 Cumartesi

Ne dedim sanki?

-aslında söylenecek her şeyi söyledi-

Hayatımın "Ölmüyoruz da sürünüyoruz." kısmına bu kadar kısa sürede gelmeyi beklemezdim. Kendimi asla doğru ifade edemeyeceğime inancım tam artık. O çok mükemmel cümleyi asla bulamayacağım. Kim olduğumu hiç bilemeyeceğim. Bu kaybolmuşluk hissini zamanında dikkate almadığım için suçluyum. Beklemek en büyük hatam, hala ısrarla devam ettirdiğim bir hata. Yaşadıklarımdan ve yaşayamadıklarımdan yoruldum. Sosyal medya çok çabuk yıpratıyor zihni. Duygular teknolojinin esiri. Her şey unutuluyor. Akıl tutulması her yaşın problemi. Hayalperestlik emekli adam işi. En çok da çaresizlik tüketti ömrümüzü. Ya da ömrümü demek daha mantıklı. Çünkü imkansızı mümkün kılan nice insan varken ben onları alkışlayanlardan biri bile değilim. Zira buralarda bana "son heves kırıcı" derler. Kendi heveslerimi kırmakta dahi uzmanlaştım. Karanlığıma kimseyi sürüklememek adına her yerden koşarak uzaklaştım. Doğru bildiğimi yaptım. Yalnızlığım faili meçhul değil. Haklılığım da haksızlığım da ortada. Pişmanlığım çok yakında. En kısa sürede "keşke"li monologlarıma başlarım. İnsanın kendini tanıması hatta çok iyi tanıması bir bataklıkta çırpınmasıyla eş değer. Geriye dönüş sadece filmlerde olur. Kimseyi kurtaramadım. 

7 Eylül 2020 Pazartesi

Yanılgılar Dünyası

Neden geldiğimi hatırlamıyorum. Sanırım söyleyecek bir şeylerim vardı. Ancak kafanızın içinde resmettiğiniz beni görünce hayal kırıklığına uğradım. Sadece kendinizi yüceltme çabanız içerisinde ne kadar da küçülmüşüm. Oysa zaman geçtikçe insan yaş alır, yaşlanır, çevresi genişler, arkadaşları olur. Gördüğünüze o kadar bağlı kalmışsınız ki filmlerin bir kamera arkası olduğunu unutmuşsunuz. Yüzünüze söylemeyince var olabileceği ihtimali bile aklınıza gelmemiş. Ne diyebilirim ki. Herkes kendi gerçeğini yaşar. Geriye kalan herkesi de kör kuyularda bir başına oturup duruyor zanneder. Nedense ben öyle zannedemiyorum. Zanna kapılmak tabiatıma ters. Bu da yanlış anlaşılıyor, evrilip çevrilip başka yerlere getiriliyor olsa da niyetimi açıklamaktan kendimi anlatmaktan yoruldum. Doğru kelime tutkunu biri olarak yazmadan anlatmak zorunda olmak çok zor. Hele ki karşıdaki kendi doğrularıyla seni tanımışken. Yıllardır değişim içinde olan bir oluşumun nasıl ilk günkü gibi olduğuna inanıyorsunuz. Ya da neden böyle bir inanmışlığa kendinizi zorluyorsunuz? Bazen bana ne demek en güzeli. Her şey hakkında fikriniz olmasın, rica ediyorum. Biraz da şaşırıp yeni öğrendim, haberim yoktu deyin. Eksilmezsiniz. Sırf bu tavırlarınız yüzünden uzak durup kendimi korumaya alıyor olabilir miyim? O çizdiğiniz keskin portre bu fikri barındırıyor olabilir mi? Ne diyeyim? Bir şeyi de düşünmeyiverin, ondan da eksik kalın rica ediyorum. Bırakın haberiniz olmadığı zamanlardaki gibi yolumuzu bulalım. Mesela buradan hiç haberiniz var mı? Bu kadar çok konuşabildiğimi biliyor muydunuz? Konusu gelince sayfalarca kelime edebileceğim aklınızın ucundan geçti mi? Suçlamak ve ya susturmaktan başka bildiğiniz yokken tahminde bulunamazsınız. Önce tanıyın. Yanlış insanlara fırsat verdiğiniz önyargısından da ben kurtulamıyorum. 
Son söylediğim her ne kadar düşüncenin akışına uymasa da kendimi tekrar korumaya almak en akıllıcası.

18 Temmuz 2020 Cumartesi

Maske

Bu defa başlangıç cümlem yok. Söze neyle başlanır artık bilemiyorum. Kafanız hep meşgul olmak zorunda değil mi? Bu sürekli bir şeyler okumalar, bir şeyler izlemeler, başkalarının derdine ortak olmalar... Hep bir kaçış. Aksi durumun ortaya ne çıkaracağı belli değil. Belki en sevdiğinin canı yanacak, belki kendi akıl hapishanende boğulacaksın. Yine aynı sözler ve aynı dertler. Neden çözüm yok? Neden aynı çemberin içinde dolanıp duruyorum? Neden kendime yeni kapılar açamıyorum? Bu çıkmazdan çıkmanın bir yolu kesinlikle olmalı. Her şeyin pandemi halini gördükten sonra akıllanmalıyız. Yanlış sorular soruyoruz. Ya da yanlış soruları hep ben soruyorum. Ya da ben olmaya çok takıyorum. Kendimizi oyalamakla o kadar meşgulüz ki... İyi ki de böyle. Kendini oyaladığını bilmek kendini kandırmaktan daha iyi. Gerçekleri zaten herkes biliyor. Tekrar tekrar anlatmanın yorgunluğunu her gün televizyonlarda izliyoruz. Hatalarınızdan kurtulamıyorum. Oysa en iyi matematiği yapıp hesaplamıştınız. Tebrikler! Yine doğru ata oynadınız. Bu kez anladım ama. Başlangıç cümlesi benim. Kimseden medet ummaya gerek yok. Kapıları biraz da olsa aralamak lazım. Kaçış için de açık bırakmak. Ancak hala insan ilişkilerinde bir açıklamaya ihtiyacım var. Yüzünüze karşı gerçekleri söyleyelim mi, yoksa hayalinizdekini yansıtıp olayı idare mi edelim? Hayaliniz neydi gerçi onu da unuttum yüzünüzü görmeye görmeye. Neyse iki üç güne geçer sanırım.

27 Haziran 2020 Cumartesi

Tuvaldeki Resim

Ben hiç tuvale resim yapmadım. Özellikle zaman ayırdığım bir şey değil resim yapmak. Kafama estikçe veya güzel küçük bir kağıt buldukça çizip boyuyorum kendimce. Pek güzel olduğunu sanmıyorum, estetik anlayışım kendime karşı hep mükemmeliyete meylettiğinden yaptıklarıma sonradan pek bakmıyorum söz konusu resim olunca.
Ne demiştim? Hiç tuvale resim yapmadım. Boyutu ne olursa olsun. Denemek fikri bile içimi ürpertiyor son zamanlarda. En başta ne resim yapılabilir ki böylesine profesyonel bir malzemeye bir acemi tarafından. Ben en çok evlerin resimlerini seviyorum mesela. Ama bir tablo asılacaksa evin bir yerlerine pencere hissi vermeli. Dağ, çiçek, şelale, kar, yağmur... Pencerelerin normalde açılamayacağı özgürlükler... Her şey yapılabilir beyaz bir tuvalle. Ama "Kimseye bir şey olmaz, bana olur." felsefeme göre kesin tuval benim fırça darbelerimle yırtılır, yanar, akar, kokar... Bin türlü senaryo var sonuçta. Ya resmi tam ortalayamazsam, ya boyutlar birbirini tutmazsa, istediğim rengi katıp karıştırıp yine de bulamazsam, ne bileyim küçük mutlu ağaçlar abartılarıma dayanamayıp çam deviren çiçeklere dönüşürse, resmin ortasında uykum gelirse, hevesim kaçarsa, hevesimi kaçırırlarsa, tuval ve boyalara zam gelir de verdiğim para boşa giderse, onca saatler uğraştıktan sonra ya beğenmezsem, tek beğenen bile olmazsa, hatamı düzeltemezsem, boşa giden anlamsız cümlelerim gibi tuval de boşa giderse...
Anladım ki bir tuvalin sorumluluğunu almaya hazır değilim. Şimdiye kadar taşıdığım zorunluluklar ve telaşlarla yeterince yoruluyorum. Kim bilir belki yeni bir teknik vardır ve acemiliğimi ilan etmek için dahi o kursa gidip öğrenmem gerekir resim sanatını.
Yine kaldık boş tuvalle başbaşa. Dışardan bakanlar ne kadar boş olduğunu oldukça net bir şekilde görebiliyor. Bense tuvale baktığımda korkunun resmini görüyorum. Telaş siyahı ön yargı mavisine karışmış. Korku ise kıpkırmızı bir sabahı doğurmaya hazırlanıyor. Her renk tuval beyazlığında seçilebiliyor.
En güzeli fırçayı elden bırakmak. Biraz daha vakit olmalı. Beklemeye biraz daha yüzümüz olmalı.

Kendime not: Bir gün korkmadan ve sorumluluk almaktan kaçmadan bir tuvale resim yaparsam onu bu yazının altında görmek isterim. Unutmadan tuvali, fırçayı, boyayı, gören gözleri o kadar önemsersen kafanda beliren tablolardan kaçamazsın. Bunu bile bile tuvallerden kaçma. Tamam, biraz bekleyebilirsin yine de.

8 Mayıs 2020 Cuma

Kuru yalnız yanmamaya ant içmiş.

Gecenin ikisine deniz kokusu yayılmıştı. Felaketler artık gökten yağmur olarak yağıyordu. Kendine hapsolanlar kurtarılmayı beklemiyordu artık. Kendinin kurtarıcısı olanlar küçük dünyalarının yollarında kaybolmuşlardı. Umut eski şiirlerde kalma klişe bir deyimdi. Kimseler sözlüklerdeki anlamlara bakmıyordu. Baksa da inanmıyordu. Öyle bir zamandan geçmişlerdi ki en gerçek doğrunun altında dahi bir yalan bir kandırmaca vardı. Bir başkası bir başkasının yalancısı olmaktan kurtulamıyordu. Karşısındakine güven tam bir aptallık göstergesiydi. Göstergeler, kıyafetler, sözcükler, sözlükler, yalanlardan daha yalan gerçekler. Ölüm pencereden görülmedikçe yanı başında olmadıkça hatırlanmıyordu bas bas bağırılmasına rağmen. Sadece kendi yaşadığına şahit herkes. Deniz ve gökler görüş mesafesinde değilse varlığı şüpheye açık. Ve tam da şu anda gözler, kulaklar, burunlar, tatlar, hisler hilekar ve nankör. Görülenleri hiç görmemiş olmayı diledi herkes, duyulanları hiç duymamayı. Şükürler uçup gitti. Neyin yok neyin var olduğu şaibeli. Her öküzün altında başka buzağı. Aramak yorucu. Arasan da tek bulduğun fesatlık, fitne, felaket.. Aramasan daha iyi. Bakmasan, görmesen, duymasan yüreğin biraz daha dayanır. Peki yaşamak bu kadar mı kıymetli? Bakmadığın, görmediğin, duymadığın yanarken, canı acırken sırf sen şahit olmadın diye yaşamaya devam etmen bu kadar mı değerli?
Eskiden felaket adam seçermiş. Şimdi herkesin başında. Sadece zulmedenin, hak yiyenin, hırsızlık yapanın, susanın, gizleyenin, örtbas edenin, hor görenin, aç bırakanın, acı çektirenin, susturanın, nefret edenin değil.  

1 Nisan 2020 Çarşamba

5ay 11gün ara ile



20.10.2019 01.26


Seni son gördüğüm günden beri çok zaman geçmiş. Az önce fark ettim. Ne çok fotoğraf ne çok gülüş biriktirmişim. Her şey çok çabuk değişiyor ve ben tarihleri sıralamakta zorlanıyorum. Teknoloji çağında olmasak dönüm noktalarını hatırlayamayacağım. Bu arada aklıma gelmeyi ihmal etmiyorsun. Nasıl oluyor bilmiyorum, bir anda beliriveriyorsun düşüncelerimin arasında. Ben de şaşırıyorum. Sana dair tek net hatırladığım an var. onda da yalancı bir telaşla uzaklaşıyorum senden. Sadece son durumu bildiren bir iki cümle. Dönmeyi istediğim tek an. Ne yazık ki kaçırdığım fırsatlara üzülme şansım hiç olmadı. Hep bir daha karşılaşacağımızı düşündüm. Sonrasında ise beni tanıyamayacağın düşüncesiyle denk gelmediğimiz için mutlu oldum içten içe. Sanırım bir dahaki karşılaşmamızda bu defa ben gidiyor olacağım. Sense yolunu çoktan bitirmiş olacaksın. Hedeflerin ve kapıların seni bekliyor olacak. Ben kapıların peşinden koşarken. Çok yakında gidiyorum. Seni gördüğüm günden beri tam 3yıl 9ay geçmiş. Bu gidişle de 1/1369 olasılığı hiçe sayıp gideceğim gün karşılaşacağız.

Olsun. Günün birinde denk gelip, birbirimizi tanıyıp sohbet edebileceğimiz düşüncesi de güzeldi. Teşekkürler.

1/1369 olasılığı hiçe sayıp son gün karşılaşacağımızı biliyorum…




1.04.2020 00.53

Bir gün kapı son kez kapandı. Bir daha kimse kapı kilitlendi mi diye kontrol etmedi. "Kapı mı çalındı?" diye soran olmadı. Kimse kapının açılabilir bir nesne olduğunu hatırlamadı. Kapı son kez kapandı o gün. Dışarıda hep gece iki sessizliği hakim. En azından kimsenin bilmediği, bilenlerin ise kestirme olarak kullandığı sokaklarda sessizce klimalar duyuluyor sadece gürültü olarak. Arada bir yanlışlıkla otomatik kapılar açılıyor. Giren çıkan yok. Buna da bu kadar çabuk adapte olabilmek canlılığımızın en büyük ve şimdilerde görünen tek emaresi kabul edilebilir aslında. Sesler artık bir telefon kadar uzağımızda. Eski yayınlarla umut dolduruyoruz. Yenileri zaten sevememiştik. Sıkılanlar gerçekte sıkılmadı. Kendilerine alışkın değillerdi sadece. Günü doldurmak yalnızca kendilerini yok sayıp var olmaktı bunca koşuşturma taklidi altında. Bunu daha yeni ve özellikle bu koşullar altında fark ediyor olmak asıl canlarını sıkan.



Az önce 1369 olasılıktan hiçbirine denk gelemediğimi fark ettim. Bundan sonrası 0 olasılık kabul edilmeli. Artık birbirimize denk gelmemiz aramızdaki mesafelere bağlı değil. Evde kalmak ya da kalmamak.. ne yazık ki tüm mesele de bu değil. Birbirimizin yokluğunu hissedemeden kayboluyoruz. İnsan en çok buna üzülüyor.

25 Şubat 2020 Salı

Karar vermeden önce ne kadar bekleyebiliriz?

İşte o zamanlar büyümek istiyorsun da... Gerek yokmuş.
Sınavlara girerdik. Yani bizim nesil öyleydi. Sınavlara girerdik bedava kalemler, çantalar, kitaplar verirlerdi. Sevinirdik. Arkadaşlarla okul bahçesinde söylediğimiz şarkıyı radyoda duyardık. Sevinirdik. Arkadaşlıklarımızın nasıl başladığını hatırlayamazdık. Veya doğum günlerinde yaptığımız sürprizleri unutamazdık. Harika zamanlar değildi ama güzeldi, değerliydi. Şimdi her gün diğerinin aynısı. Amaçlar sıradan, yarınlar da dünler gibi sırada. Beklemekle geçiyor ömür. Sorsan anlatamam ama uzun yıllar yaşamış, beklemiş ve olmamış gibi. Hiçbir şey olmamış. Sıkıldığımıza, üzüldüğümüze, beklediğimize değmemiş. O kadar yorulduktan sonra önümüzde hala yolların olması üzücü. Biri bana ne istediğimi sorduğunda hep "şu an için"li cümleler kuruyorum. Boşluk özlemiyle dolup taşıyoruz yine. Eski sebepsiz özlem. Düşünmemek için sebep çok, kaçmak için de. Bahane bulmak isteyen hiç zorlanmıyor. Iyileşemiyoruz bir yerde. Kendi tekrarımızı da tekrarlıyoruz. Döngü içinde döngü. Sancı içinde sancı. Kaçamıyoruz. Doyamıyoruz. Olamıyoruz.
Bu defa başa dönüş de kolay değil. Sona ise daha çok var. Çıkmazda olsak daha iyiydi. En azından sonu görürdük. Şimdi görünürde son da yok, yol da yok. Yol var olmak için adım bekliyor. Adımlar ise atılmak için hafiflemeyi bekliyor. Korku yüklerinden kurtulmayı bekliyor. Korkular ise ufacık bir cesaret kıvılcımına hasret. En son ne zaman ateş yakılmış buralarda belli değil. Hava soğuk, çok soğuk. Sis yoğun. Göz ileriyi seçemiyor. Aslında akıl farkında ancak seçeneklerini daha var edemeden yitirme endişesiyle dolu. Endişeler, korkular, yükler, yarınlar, yollar, dünler... Mümkün olan hatalar, mümkün olmayan seçenekler, gidebilme ihtimali, var olma olanağı...
Kolay gelsin.

15 Ocak 2020 Çarşamba

12 Suçlu Adam

Suçlusu olmadığım bir davanın içindeyim. Bunu sonunda fark ettim artık. Yüküm hafifledi diyemem ama en azından dertlere dert eklemek için çabalamıyorum. Sağım solum çaba ile dolmuşken kapı kapı gezmek için zaman istiyorum sadece kendimden. Ne olduğunu anlamak ya da yaşadıklarımı hazmetmem için yüze su vurumluk kısa bir süre. Daha önce kırdığım aynaların uğursuzluğu zamanla çıkacak onu da biliyorum. Bekledikçe her şey daha da görünür olacak. Kafalardaki soru işaretleri somutlaşacak. Cümlelerimse zamanı geldiğinde tekrar okunup 'Maziye bir bakıver!' diyecek. Belki de sıra bile gelmeyecek. İyileştirmeye çalıştıklarımsa 'sen miydin?' diye sormayacak bile.
Farkındayım artık. Uyku üşümekten daha cazip. Tabi sonuçlarını ve geçen zamanı düşünmezsek. Tıpkı yarının bugünden daha cazip olduğunu bilmek, inanmak, benimsemek gibi. Tabi sonuçları ve geçen zamanı tekrar tekrar hesaba katmazsak.
Yanıldığını, yenildiğini, hatalı olduğunu kabul etmek gibi suçsuzluğunu kabul etmek de beklenmediği kadar uzun bir süreç. Hafifliğe o kadar alışmamışsındır ki bu duyguyla ne yapacağını bilemezsin. Elin ayağın eskisi kadar ağır değildir. Ne yazık ki seni suçlayanlara sıra hiç gelmeyecektir. Onlar bu hafiflikten habersiz ağırlıklarını sana yüklemek için konuşmaya devam edecektir. Oysa sözcükler kütlelerini kaybedeli en az üç kuşak geçmiştir. Söz uçmuştur artık. 
Davanın takipçisi olacağız yine de. Laf arasında günah çıkaranlar var hâlâ ne yazık ki. Hafifleme sırası onlara gelmeyecek. Ve her konuştuklarında bulutlar daha da yüklenecek. Çabaları reddedilecek. Sen aklandıkça onlar gizlenecek delik arayacak. Maalesef ki yaşım suçlamalarınızdan küçük. Henüz keyif sürme ehliyeti alamadım. Hata en baştan beri sizdeydi. Neyse ki ben son anda fark ettim.

11 Ocak 2020 Cumartesi

Ve gök delindi ...

Yüzünü yavaşça yukarıya çevirdi. Gri, siyah, mavi, sarı... Bildiği tanıdığı renkte bir gökyüzü görmeyi bekledi. Belki de beklentisini boşa çıkaracak beyaz bir bulutla karşılaşmayı umuyordu. Oysa gördüğü bu değildi. Hep abartı bir cümle olduğunu düşünürdü ancak gerçekten de gördüğüne inanamadı. Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatırsa görüntünün yok olacağını düşündü. Değişirdi kim bilir. Bunun olmayacağını bile bile yine de aynı umutlarla açtı gözlerini. Değişen bir şey olmamıştı. Başını aşağı indirdi. Gözlerini ovuşturdu. İki eliyle iki gözüne bastırdıkça bilindik renkleri görüyordu. İlk kapattığında gözlerini, ışığı geçiren şeffaf kırmızı göz kapaklarını tanıdı. Elleri gözleri üzerindeyken mutlak siyahlık, bastırdıkça beliren mor mavi parlak çizgiler... Gözlerine güveni geri gelmişti. Tekrar gözlerini açmadan önce birkaç saniye bekledi. Bir iki tane derin nefes aldı ve uzunca verdi. Şimdi hazırdı ve gözlerini tam açacakken tekrar durdu. Yıllar öncesini düşündü. Yağmurlu bir gecenin ertesi sabahı ablasıyla okula giderken konuştukları aklına geldi. "Senin haberin yok akıllım, dün gece gök öyle bir gürledi ki sanırım bu ses onun yırtılma sesiydi. Annem de böyle dedi, 'Gök delindi.'dedi." Bu sözlere o küçücük kalbiyle inanmıştı. Yağmurun da o delikten akan su sızıntısı olduğunu zannederdi. Ama artık o küçük kız değildi. Yine de o küçük kız gibi cevabını bilemediği bilmece için ablasına koşmak istiyordu. Kesin o bilirdi.
Kaybedecek zamanı kalmamıştı. Gözlerini açtı. Değişen hiçbir şey yoktu. Tüm gerçeklikle yüz yüzeydi. Tıpkı yıllardan beri bir başınalığını başından def edemediği gibi bu kelimelerle ifade edemeyeceği görüntüden de kurtulamıyordu. Bunun bir ismi yoktu. Şu an kim ne söylese ona inanacaktı. Bunu söyleyip ilan edeceği kimse de kalmamıştı aslında. Bunun ne olduğunu ona söyleyecek birileri de yoktu. Yalnızlığına ilk kez sevindi. Kimsenin açıklama yapmasına ve kimseye açıklama yapmasına gerek kalmamıştı. Yıllardan sonra anı yaşayabilecekti. Yapması gereken tek şey vardı: Gözlerini açmak ve sonsuzluk hissi veren bu anın sonunu bilerek yaşamak. Çünkü her şeyden önce bu bir sondu. Yüzyıllar süren yarınların sonu. Milyon yıllar süren gün doğumlarının sonu. Milyar yıllar süregelen gökyüzünün sonu. Bu anı tek yaşaması hem hüzünlü hem de sevinçli bir durumdu. Sonunda bitiyordu. Gözlerini göğe çevirdi. Artık sıcaklığının bir masal olduğu güneş yine de ihtişamından bir şey kaybetmeyerek gri, parlak bir bilye misali göz kırpıyordu. En azından tanıdığı güneş oradaydı. Sonunda sesler duyulur oldu. Ve kimsenin duyamayacağı sözcükleri garip bir mutlulukla fısıldadı:
-Ve gök delindi...

11 Ekim 2019 Cuma

3.12.2017 Astroloji günlükleri-3

Öncelikle yaşadıklarımı hem abartıp hem de önemsememe yetenğini gösterdiğim için kendimi yürekten tebrik ederim. Bunu hem sürekli yapıp ve bundan her defasında yaralanıp olaylardan uzaklaşmak nasıl bir beceridir bilemiyorum. Işin aslına gelmek gerekirse seni yazmak ve sana denk gelmek haricindeki her durumu ölesiye inceleme peşindeyim. Çünkü biliyorumki tesadüflerimiz arttıkça gözlerimin renginin anlamsızlığı ile benden uzaklaşacaksın. Oralarda, arkalarda bir yerlerde olman benim için daha iyi. Aslında insanların yanımda değilken daha çok var olduğunu zamanla öğrendim. Benden ne kadar uzaksan ben ve sen olma imkanımız daha fazla. Uzun zamandır kurmadığım cümleleri kuarabilirdim senin için ama her şeyin basit sözlerden oluştuğu gerçeği peşimi bırakmıyor. Bir yazarın büyüdüğünü anladığı an kurduğu hayallerin kendi romanı olduğunu anladığı an olmalı. Romanı yazabilirsin de okuyabilirsin de ya da sadece var olmasını bekleyebilirsin de. Ben hiçbir şey yapmamayı seçiyorum. Şu zamana kadar o kadar insan uçup gitti ki buralardan. Soranlara sadece boş ver diyebildim. Sen bari sen olmadan uçup gitme istiyorum şu an. Sorular başladığında, gerçekler duyulduğunda uyuma ile uyanma arasındaki o rüyaların yönetilebildiği dakikalar kabusa çevrilebilir. Oysa bir kabusun olmasındansa gözlerinin boşluğa bakması daha iyi. Daha güvenli.

10 Ekim 2019 Perşembe

06.06.2017 01.29 Astroloji günlükleri-2



Ne kadar garip değil mi? Tam hayır kendimi kandırmıyorum, tamamen gerçeklere dayanarak kendi günlük telaşıma kapılıp gidiyorum. Olması gereken de bu. Başka bir şeye ihtiyacım yok derken…

Derken işte garip bir rüya görürsünüz. Bilinçaltınız her şeyin farkındadır. Ve o akıllı bıdık farkında olduğunu size bildirmekten hiç çekinmez. Tıpkı gereksiz bir nasıl'laşma merasimi gibi. Bilinçaltı gecenin bir vakti güncelleme yapmak zorundadır çünkü. Neyi özlediğinizi bilmeden tekrar bir özlem boşluğu yayılır içinize. Ya da yıllardır dinlemediğin bir şarkı takılır diline. Hatta o şarkı ilk çıktığında dahi ilgini çekmemiştir ama bir anda kendini o şarkıyı tekrarlarken bulursun. Oysa çok anlamsız tüm bu olanlar. Günlük yaşamına alışmışken… Kendini oyalayacak yeni uğraşlar bulmuşsundur. Belki de yaşam bundan ibarettir diye düşünmekten alıkoyamıyor insan kendini.

Yaşam…

Belki de böyle bir şeydir benim için. Yani şu anki pencereden baktığımda şekillendirdiğim gelecek pek hoş görünmüyor. Şu anın sadece genişletilmiş biraz daha modifiye edilmiş hali gibi duruyor. Değişen pek bir şey yok. Her şeyi yerli yerinde bırakmaya, tek taşı dahi yerinden oynatmaya meyilim fazla. Belki yazı dilim biraz daha iyileşir diye düşünüyorum. Ya da kınada halay başıyken düştüğüm konusunu daha rahat konuşabilirim. İlk adımları hala atıyor olamam belki, ama birkaç sorumluluk daha almış olurum.

Ne yazık ki bir şebnem değilim. Kimse benim için bulutlarla uzlaşma yoluna gitmeyecek. Tüm bu işler bana kalmışken yorulma hakkımı da elimden kaçırdım.

Ne bileyim işte. Mantıklı cevaplar arıyorum ama bulamıyorum. Sorular gittikçe gereksizleşiyor çünkü. Cümlelerim zayıflıyor. Ölü sözlere sahibim artık. Hem de daha ciğerlerine oksijen dolamadan öldüler. Üzgünüm. Bu evi herkes bırakıp gitmeye hevesli.

İşte bunu sorgulamayacağım. Çünkü artık misafirsin. Artık bulduğun soruları değil, umduğun soruları cevaplayacaksın.

Sahiden de bir telefon uzağımızdakiler de uzak değil mi?

Daha söyleyeceklerim var ama gecenin bu vaktinde incinirsin.

8 Ekim 2019 Salı

8.10.2019 18.25 Astroloji Günlükleri



Aynı şeyi yaşamaktan ve aynı şeyleri yaşatmaktan bıkmadınız değil mi? oysa aradan yıllar geçmişti ve siz değişmiş olmalıydınız. Biraz daha büyümüş, biraz daha yaş almış, biraz daha yaşlanmış, biraz daha kulağında küpeler birikmiş, aldığı dersleri post-it kağıtlarla hafızasına yer etmiş… ama hayır. Hiç de beklediğim gibi değil. Hala kurnazlık akıllılık olarak sayılıyor. 21.yüzyılın ortalarında hala insanları ezmek güç göstergesi ve hala işini hakkıyla yapıp hak gözetenler ahmak. Ne diyebilirim ki, herkes böyleyken ve böyle insanlar var olmaya devam ediyorken... Sesiniz yüksek çıkmadan da duyulabilirsiniz oysa. Devir inovasyon, icat, gelişim ve milyon tane zırva devri değil miydi? Dünya bu sayede küçülmüş, herkes birbirini tanıyabilmiş değil miydi? Ön yargı hala revaçtayken, memleketçilik hala para ediyorken neyin gelişiminden bahsediyoruz? Bu düzen çok mu hoşunuza gidiyor? Sadece sizin sağlığınız varken dünya daha mı güzel? Sizden yardım isteyenleri görmemek için mi gömüldünüz teknoloji safsatalarına? Sadece gülmek için mi yaşıyorsun? Vicdanınız sadece aldığınız para kadar mı yoksa yediğiniz azar kadar mı? illa bir şeyleri anlamak için başınıza mı gelmesi gerek, empati yapmak boş zaman eğlencesi mi sadece? Bunları söylemek bana düşmez tabi. Sonunda kim olduğumu dahi hatırlamayacaksınız. Ben ise ne yazdığımı unutacağım. Yaşadıklarıma ve gördüklerime şaşırmaya devam edeceğim. Kusura bakmayın ama iyi niyetiniz suistimal edilmiyor, niyetleriniz evrilip çevrilip tekrar gelip sizi buluyor. Dünyayı küçülten tek döngü bu.























7 Nisan 2019 Pazar

terlik






Güne yine babaannemin akıl almaz telkinleriyle başladım. Burada açık açık bunları anlatmama gerek yok. Zira hala dün geceki azarın alınganlığı üzerimde. Yine de 99 depreminden beri birbirimizden başka kimsemiz kalmadığından evden çıkarken iki hakaret arasına birkaç dua serpiştirmişti iki gözümün çiçeği. Ondan ayrılmam gerektiğini daha söylememiştim. Tepkisi hakkında en ufak bir fikrim olmadığından iyiden iyiye korkuyordum aslında. Geçenlerde peynir yerine yoğurt aldığımı fark ettiğinde tüm yemekleri terlikleriyle protesto edeceğini söyleyip üç gün boyunca her öğünde terlik suyuna çorba, terlik beğendi, terlik bayıldı tarzı yemekler yaptı. Ki bu onun tek vukuatı da değil. Aslında üç sene öncesine kadar hiç de böyle bir kadın değildi. Tek evladından, canından çok sevdiği gelininden geriye o korkunç gecenin sabahında bir ben kalmıştım geriye. Dedemi de beton yıkıntıları arasında cansız yatarken gördüğünde aklında bir şeyler yitip gitmişti ama beni büyütene kadar hep dimdik ayakta kaldı. Fakat şu son seçimlerde istediği muhtar adayı galip gelmeyince "Yetti artık evlatçım, bu beden bu yükü kaldıramıyor. Aklımın keçilerini yarın sabaha çayıra ya salarım ya da mevlam kayıra." Deyip sessizliğe gömüldü. Pek de kısa sürmeyen tıp oyunundan sonra pencereden gelen geçene "Komşum, komşum oğlumu gördün mü?" veya "Yetişin, itfaiyeyi aratın lütfen. Yangın çıktı." Diyerek mahallelinin yüreğini ağzına getirmeyi başardı. Sayesinde sessiz sakin, sağından solundan haberi olmayan sokağımız polisle, itfaiyeyle, ambulansla hop oturup hop kalktı. Bunun sorumlusu daimi olarak ben görülsem de iyi niyetli ve sadece yoldan geçen tüm masumlardan özür dilerim.


Ondan ayrılmayı hiç istemiyorum ama ne yazık ki artık ikimiz de birbirimize pek yaramıyoruz. Sekiz beş mesaili işim nedeniyle onu uzun süre evde kilitli ve yalnız başına bırakmak çok canımı sıkıyor. Aklım sürekli onda kalıyor. Bu durum da onun canına her gün yeniden tak ediyor olacak ki tüm yaratıcılığını akşam benim eve teşrif etmeme saklıyor. Ve beşte bittiğini sandığım mesaim altı buçukta yeniden başlıyor.


Başlıyordu.


Taa ki yurtdışından yeni bir iş teklifi alana kadar. Buraları bırakıp gitmek istediğimi hiç fark etmemiştim. Babaannemi bırakabileceğim bir yer olup olmadığını öğrenmek için belediyeye gidene kadar aşık olduğumu da fark etmemiştim. Tam gitme kararımın arefesinde böyle bir farkındalık canımı sıksa da gitmekte kesinlikle kararlıydım. Yeter ki babaannem her gün bıkıp usanmadan bavuluma terlik doldurmaktan vazgeçsin. Ayrılık kararımı yeni aldığım bavula ısrarla terlik doldurarak protesto ediyordu. Değişik olsa da bu da onun kendini ifade etme yoluydu.


Önce babaannemi bakım evine yerleştirdim. Harika bir yerdi. En azından onun için. Hemen Şaziye Hanımla arkadaş olmuş, birbirlerine örgü, iş örneği veriyorlardı. Maalesef ki ellerinde malzeme olmaması onları durdurmuyordu. Yemeklerde çıkan spagetti makarnaları ceplerine atıp çeyiz hazırlıklarına devam ediyorlardı. İtalyanlar bu icraati görse spagettiyi icat ettikleri için kendileriyle gurur duyarlardı.


Babaannem bir süre de bakım evinde çabaladı gitmemem için. Fakat benim burada kalma sebebim kalmamıştı. Bir zamanlar onun da dediği gibi "ne arayanım, ne de sorayanım" vardı. Zaten bir zaman sonra aldığı ilaçlar ve yaşlılığın da etkisiyle bir gülün günden güne solduğunu gördüm. Kurumasını yüreğim kaldırmayacaktı. O da buna dayanamayacağımı anlayınca "Evlatçım, tabak falında sana uzun uzun yollar görünüyor. Yolun açık olsun. Terliklerini yanına almayı unutma." Deyip beni yolculadı. Sonrası uzun uzun telefon sohbetleri. Ve bir gün gelen "Başınız sağ olsun."haberi.


Elin yurdunda daha ben olamadan yine kimsesiz kalmıştım. Şimdi sahiden de bir başımaydım. Terliklerim ayaklarımın dibinde babaanneme saygı niteliğinde ayaklarımı ısıtıyordu. Kalbimi de ondan başkası görememişti, ondan başkası ısıtamamıştı. Bu fersah fersah büyüyen yalnızlıkta nasıl da görünmez bir nokta haline bürünmüştüm. Bu yaşlı tatlı kaçığın bana bunu yapması çok acımasızcaydı. Aklıma sabahları ben evden çıkarken hızla pencereye koşması, perdeyle kafasını kapatıp "Evlatçım, yoğurt almayı unutma terlik oturtma yapacağım."demesi geldi. Böyle bir sabaha üniversiteyi kazanmıştım. Yine böyle bir sabahta mezun olmuştum. Böyle bir sabahta işten kovulmuştum. Böyle bir sabahta ağlamıştım yalnızlığıma. Böyle bir sabahta vazgeçmiştim sevmekten. Böyle bir sabahta "keşke" demiştim. Yine böyle bir sabahta öğrenmiştim yağmura sığınmayı.


Şimdi ise böyle bir sabahım bir daha olmayacaktı.





1 Mart 2019 Cuma

28.02.2019 artık günden bir yıl bir gün önce



Bu acı çayı artık içmeyecekti. Sohbetin başından beri içmeyi unuttuğu acılaşmış, soğumuş çaya baktı. Zaten sohbet bir yere gitmiyordu. Tek bir yere takılıp kalan bozuk cd'ler gibi aynı eski şarkıyı çalıp duruyordu. Vaziyet hiç iç açıcı görünmüyordu. Ne söylese kapısı aynı cümleye açılıyordu. bu cümle hariç her şeyi ama her şeyi söyleyebilirdi.

Kapı açılıp kapanıyordu. İçeriye yeni insanlar, yeni hayatlar ve daha önce hiç duymadığı yeni terimler girip çıkıyordu. Zaman sandığından hızla akıyordu. Oysa o cümleye takılmıştı. Acı çayın damakta bıraktığı tat sanki o cümleyi söylemeye teşvik ediyordu onu. Bu soğumuş, kararmış, bol demli, şekersizken iyice ağız buruşturan çay tüm kelimelerin dudaklarından dökülmesi için temel atma çalışmalarına başlamıştı sanki. Ne kadar da zordu şu anı devam ettirmek.

Aslında söyleyeceği cümle umurunda değildi. Bir çırpıda söyleyip omuzlarını rahatlatmak istiyordu. Yükü kalkınca yüzünü bulutlara çevirip derin derin nefes almak istiyordu. Yeni aldığı tüm nefeslerin bir önceki cümlesinden tamamen bağımsız olacağını hayal ediyordu. Hapsolup kaldığı kelime yığınından seçtikleri onu özgürleştirecekti. Bir martı kadar dertsiz, tasasız, görünmez olacaktı.

Karşısındakini dinlemeye devam etti. Aslında bu konu onunla yakından uzaktan alakalı değildi. Başından beri konuştukları da kendisinin ilgi alanına girmiyordu. Hep bir uçurumun kenarında yürümüş ama asla boşluğa bakmamışlardı. Sadece durumu bir süreliğine idare ediyorlardı.

Cümleyi aklından uzaklaştırdı. Aslında belki söylese canı daha az yanacaktı. Ya söylerken sesim titrerse diye düşündü. Bu düşünce dahi canını acıtmaya yetti. Kafasının içinde çok uzun süre kalmıştı.

Karşısındaki iyi olup olmadığıyla çok da alakadar olmasa da durumu kurtaran asıl kahraman olmak için "İyi misin?" diye sordu. Basit bir cümleydi. Cevabı da o kadar basit olmalıydı. Boş gözlerle sessizliğe gömüldü. Böyle bir sessizlik anında değil de alalade bir laf arasında söyleyecekti asıl cümlesini. "İyiyim, sanırım bu bardaktaki çayımsı şey tadımı kaçırdı." dedi.

Bir fırsatı daha kaçırmıştı. Demek ki insanlar içlerine böyle atıyordu. Erteliyordu ya da bir fırsatı daha olacağını düşünüyordu. Bunun olmayacağını adı gibi biliyordu oysa. Kelime hapishanesinde artık daha fazla parmaklık vardı.

Koğuş arkadaşlarının ise tek teselli yöntemi: "Boş ver önemli olan şey sağlık. Gerisi bir şekilde hallolur." idi.




15 Ocak 2019 Salı

artık aklına bile gelmiyor oluşun seni de üzmüyor mu?




12.10.17



Bir yenilgiyi daha kaldıramam, dedi. Aynaya baktı. Daha önceki yenilgileri geldi aklına. Saçları savaş alanından çıkmışçasına dağılmıştı. Oysa sadece yeni bir mücadeleye girme fikri gelmişti aklına. Bir düşüncenin dahi onu bu denli yıpratmasını beklemezdi. Gözlerinin altı morarmaya yüz tutmuştu. Önceleri böyle olduğunda mutlu olacağı günleri düşünürdü ve mor rengine saygı duyardı. Bir mor sandalla geleceğine yelken açmak istedi. Şimdi ise sadece bu renkten nefret ediyordu. Boşuna uğraştığı her şeyden uzaklaşmak istiyordu. Her gün gittiği yolun kendisini bir hedefe götürmesini istiyordu. Şimdi daha dikkatli bakıyordu yüzüne. Kendini kandıranlardan intikam almaya bile mecali yok gibiydi. Yorgunluk; yüzündeki her bir çizgide, renk değişiminde kendini belli ediyordu. Aynaya biraz daha eğildi. Gördüğü şey başta onu korkutmuştu ama şimdi bir mide bulantısı hisseder gibi oldu. Nasıl da bu hale gelmişti? Sahi bu kadar kötülük yapabilir miydi? Yıllar önce sonunun böyle olacağını söyleselerdi yine aynı aynanın karşısına geçer miydi?


Musluğu açtı. Akan suyu yüzüne çarptı. Suyun serinliğinin kendisini uyandırmasını istedi bir an. Ama böyle bir uyanma için u serinlik yeterli değildi. Koca bir buz dağının içinde uyanması gerekirdi. Bu da yetmezdi ya ama! Nasıl bir uykuya daldıysa uyanamıyordu. Uyanmak istemiyordu. Aynadaki ıslanmış yüzüne dalgın dalgın baktı. Bu yüzü bir daha görmese de olurdu. Böyle düşündüğüne üzüldü. Kendi elinden tutamamıştı. Kuyusundaki hüznüne hapsolmayı sevmiş ve kabul etmişti.


Kimseyi duyamazdı artık, göremezdi, sevemezdi. Alışmak istemediği bir hayatın sabahına uyanmıştı. Her şey eskisi gibiydi. Bunu değiştirmek istediği zamanları düşünüp buz gibi bir gülümseme fırlattı aynadakine. İnsanı bir gülümseme üşütebilirmiş. Bu soğukluğa acıdı. Maalesef ki onu uyandıramayacak bir soğukluktu bu.


Aynı dalgınlığıyla ve aynı yüzüyle aynadan uzaklaştı. Hak ettiğini yaşamaya çabalamadan devam edecekti.


1 Ocak 2019 Salı

Kar, yine ve yeniden kırılmayanlardan yana.

Sen ciddi olamazsın, dedi gözlerimin içine  bakıp. Oysa en çok o anda bir siyasetçi kadar ciddiydim. Hoş onlara benzemeyi, olmayacak vaatler vermeyi sevmem ama konu buysa kimse yüzümde alaycı bir gülümseme arayamazdı. 
Kalemi çevirme hızım her zamankinden farklı olarak üç kat daha artmıştı. Derken kalem elimden düşüp masanın sert zemininde tüm fizik kurallarına uyarak "Çat!" diye kırıldı. İşte o zaman tüm dikkatini ve cesaretini duyduklarını hazmetmeye kullanıyormuşçasına başını ellerinin arasına aldı. Onu hiç böyle görmemiştim. Dehşete düşmemişti ama şaşkınlığı hat safhadaydı. 
Bunu beklemediği açıktı. Çay içip sohbet edeceğimizi sanıyordu. Elimdeki mavi poşetten çıkan dosyalar işin rengini değiştirmişti. Çizimlere baktıkça heyecan ve korkunun elini ayağını bağladığını anlayabiliyordum. 
Sonunda elli saniye kadar kapalı tuttuğu gözlerini açtı. Derin derin bir iki nefes aldı. Ellerini göğsünde bağlayıp hafifçe öne eğildi. Zar zor ve sessizce "Saçmalık!" dedi. Yıllarca tasarladığım, her aşamasına emek verdiğim bir düşünceyi öylece karalayamazdı. Sadece "Efendim?" diyebildim. Ağlamamak için savaşıyordum kendimle. Duymadığımı düşündü. Bu defa iki eliyle masaya tokat atarken "Saçmalık!" diye bağırdı. Ardından etrafına bakmayı ihmal etmedi. Bir gören olsa ne fark edecekti sanki. Rezil olan o değildi, bendim, uğraşımdı... Umrunda da değildi her zamanki gibi.
Bu anı defalarca hayal etmiştim. Hiçbiri böyle değildi. Sadece "saçmalık" diyerek emeklerimi heba edemezdi. Bu konu çayın yanında tek kelimeyle bitirilemezdi. Yıllar sora benim de birkaç sözüm olacaktı. Sinirle ayağa kalktı. Ne yaptığının farkında değildi. Tutup kolundan oturtsam işler daha da büyüyecekti. Asıl saçmalayan şu an tam olarak oydu. Fazla ses çıkarmamaya özen göstererek dosyaları mavi poşete geri koydum. 
Bu arada masadan uzaklaştı. Hesabı ödeyecekti ancak kasada ilgilenen olmadı. Heyecanı, korkusu öfkeye dönmüştü ve öfkesini sararan yüzünde çok net görebiliyordum. Daha önce hiç böyle olmamıştı. Masaya döndü. Garsona seslenmek için elini hızla havaya kaldırdı. Buz gibi soğuktu ortalık. Sanki kar yağsa az önce gösterdiğim cesaretim tamamiyle kırılacaktı.
Garson masaya yanaştı. O gözlerini kapattı, derin derin nefes alıyordu. Tekrar tekrar..  Aldığı her nefeste yanan ateşe kağıt fırlatmışın gibi geliyordu. Küller etrafa saçılıp boğazımı yakıyordu. "Bir su alayım." dedi fısıldar gibi. Sözcükler dişlerinin arasında kurtulmak için büyük mücadele vermişti. Bu böyle devam edemezdi.
Sonunda onun "saçmalık" kelimesine karşılık eş değer bir kelime bulmuştum. kolay kolay pes etmeyecektim. Geri çekilen ben olmaycaktım. "Abartmıyor musun?" dedim. Bu yeterliydi sanırım. Yeteri kadar kırıcı, alaycı saçmalık değerlendirmesi kadar sinir bozucuydu. 
Gözleri üç kat büyümüştü. Bir çizgi romanda olsak mutant bir canavar olduğuna inanabilirdim. Oysa sahiden de abartıyordu. Benim daha çok sinirlenmem gerekirdi. Ama ben de böyleydim. Sessizce bekledim. Sessizliğim onu daha  çıldırtıyordu. Ve bunun farkındaydım. 
Sinir krizini atlatır diye biraz daha bekledim. Çayımı sakince yudumladım. Karşımda değişen hiçbir şey yoktu. Kendini haklı dahi çıkaramıyordu. 
Yıllar öncesinde kalmış gergin bir havayı tekrar çalıp söylemek içimi rahatlatmıştı. Öfkeden deliye dönmüş gözlerinde damlalar birikmişti. Yanımda ağlamayacağını biliyordum. Yüzüne bakmadan "ben gidiyorum." dedim. Öncesinde hiç böyle ayrılmamıştık. Başını bile kaldıramadı. Gittiğimin farkında değildi. Kendine gelince her şeyi anlar yine bana ulaşmaya çalışırdı nasıl olsa. Otobüse yetişmem lazımdı.
Hesabı ödeyip yanından uzaklaştım. Dışarıda cesaretimi kutlamak için kar yağıyordu.  Zafer kesinlikle benimdi.


Virüs bulunmuyor. www.avast.com

22 Eylül 2018 Cumartesi

Entropik Harabe

Uyandığı sabahın bu sabah olmamasını istedi. Bir kez olsun zamanda yolculuk yapsaydı.. Okula gitmek istemediği liseden kalma bir  eylül sabahı olsaydı bu sabah ya da ortaokuldan kalma bir yaz tatili sabahı ya da ne bileyim resmi tatile denk gelmiş hafif soğuk bir aralık sabahı.. Bu sabah hariç her sabah kabulüydü. Yataktan kalkmaya mecali yoktu. Gözleri tavana dikili saatlerce bekleyebilirdi. Hiçbir şey düşünmeden sadece tavanın beyaz boyasına düşen gölgelere kafa yorabilirdi. Perdenin ardından zorla içeri girmeye çalışan güneş ışığıyla sonuca varmamak üzere kavgaya tutuşabilirdi. Tasarladığı bu planlar bir anda ağır gelmeye başladı. Bu plan olmayan fikirler bile yükünü arttırıyordu.
Saatin tiktaklarına daha fazla dayanamayarak yataktan kalktı. Gözleri aynadaki yansımasına takıldı. Evvelden beri aralarının bozuk olduğunu hatırladı. Ancak dünkü tartışmadan sonra iyice araları açılmıştı. Yansımasının gözlerinin içine bakıp "Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın!" diye haykırmasını unutamıyordu. Göz kapaklarını usulca kapattı. Gitmişti. Tekrar açtı. Yine oradaydı. Dünün intikamını almalıydı. Baş ucunda duran çalar saati eline aldı. Derin bir nefes doldurdu ciğerlerine. Yapacağı şeyin sonucuna katlanmalıydı. Tekrar derin bir nefes aldı. "Sen benim en büyük hayal kırıklığımsın!" diye bağırarak saati dolap kapağındaki aynaya doğru fırlattı.
Büyük bir gürültü koptu. İçinde bir şeyler kırıldığında çıkan seslerin yanında bu bir hiçti. Saati fırlatırken sadece kendi gürültüsünden daha yüksek bir sesi duyabilmek, sadece ona odaklanabilmek için gözlerini kapatmıştı. Ama nafile..
Tekrar açtığında gözlerini ne kadar çok sıktığını fark etti. Canı yanmıştı. Manzara ise sandığından daha vahimdi. Artık karşısında bir tek ayna kırıkları yoktu. Her yerde, her baktığı ayna parçasında yeni bir hayal kırıklığı vardı. Toplayacak gücü var mıydı? Yaptığının farkındaydı. Ayna kırılmıştı. Yansıma vicdansızın vicdanına güvenerek hata yapmıştı. Affedilmeyi bekleyerek konuşmak ışık oyunlarının işi değildi.
Yansımasına küskün yatağına tekrar uzandı. Artık oda içinde bir değil binlerce yansıma vardı. Gördükleri canını yakıyordu. Sessiz, sakin, kendi halinde usul usul güneş huzmeleriyle dalgalanan tavanı dahi görmeye tahammülü kalmamıştı. Gözlerini sıkı sıkı kapadı.

31 Ağustos 2018 Cuma

Kırmızı Kadife Koltuk

Kahvaltıdan kalan çayı yeniden ısıtmıştı. Bardağını doldurdu. Gazetesini ve yakın gözlüğünü alıp koltuğuna oturdu. Bir anda koltuğun kolundaki siyah kumaşı gördü. Bir an ne olduğunu hatırlayamadı. Ayağa kalktı. Koltuğun üzerine serdiği çarşafı usta bir hareketle toparladı. Yılların ev hanımı olarak şovunu yapmıştı. Küçük torunu burada olsaydı belki onu alkışlardı. Tekrar siyah kumaşa bakacaktı ki gözleri kırmızı kadife kumaşın ışığıyla kamaştı. O kadar uzun süredir koltuğun üzeri örtülüydü ki renginin bu denli canlı olduğunu unutacaktı neredeyse. Kızıyla mağazaya gidip koltuklara bakarken ilk onu görmüştü. Diğerlerini bir daha incelememişti bile. Çünkü bu kırmızı kadife ortanca kız kardeşinin nişan kıyafetini hatırlatmıştı ona. Nişanlandığı senenin yazında trafik kazasında ölen kardeşinin geceden daha kara gözleri gelmişti aklına. Ardından incecik, narin bedeninin sereserpe yere uzandığı gazetedeki fotoğraf. Annesinin solan gülüşü. Kardeşinin kırmızı kadife nişan elbisesi.
Artık kimse o tarz elbiseler giymiyordu. Seksenlerin modasıydı. Zaten kardeşinden sonra modayı da insanların giydiklerini de takip etmez olmuştu. O meraklıydı böyle şeylere.
Elindeki çarşafı katlayıp tekrar koltuğuna yerleşti. Şu üçlü koltukta hiç üç kişi oturmamıştı. Hiç o kadar çok misafiri olmamıştı. Oysa kaç kişinin annesi, ablası, teyzesi, halası, anneannesi, babaannesi, komşusuydu. Atmış beş yaş üstü ayrıcalıkları tüm söz haklarını almıştı elinden. Ya da o yanlış anlamıştı büyüklüğü. Büyüyen sadece kendi yaşı değildi. Çevresindekiler de büyüyordu. Laf dinlemez, alttan almaz oluyordu. O da üstlerine gitmeyi seviyordu. Ve hatalarını kabul etmiyordu. Geceden kara saçları olan ortanca kardeşi hayatta olsa böyle olmazdı. O yalnız bırakmazdı onu. Yaşasa sabahları ona uğrardı. Koltuğa oturup, bacak bacak üstüne atar, tam arkasına yaslanırken saçlarını hafifçe savururdu. Ve kesinlikle burnunun ucuna kadar indirdiği gözlükleriyle dalga geçerdi. Ama asla onu kırmazdı. İkisi de bayatlamaya yüz tutmuş çaylarını yudumlarken gülüşürlerdi. Bu eğlenceyi hiç bilemeyecekti. Fakat bu keyfi tüm bilinmezlikleriyle özleyecekti.
Sehpanın üzerindeki telefona uzandı. Önce büyük kızını aradı. Sonra diğer kızını. İkisi de açmayınca torununu aradı. Ondan da aynı bekleme sesleri dıııt, dıııt, dıııt... Bari bir tanesi açıp iyiyiz deseydi. Aradan on dakika geçmeden mesaj geldi. Evden çıkarken "Tatilde bizi rahat bırak anne!" diyen kızıydı. Sadece "İyiyiz." yazmıştı. İçi rahatladı.
Televizyonu açacaktı ki vazgeçti. Penceresinin önündeki ıhlamur ağacının dallarına konmuş kuşların cıvıltısını dinlemeyi tercih etti. Artık başı kaldırmıyordu kendinin olmayan kuru gürültüyü. Hoş, kendi gürültüsüne de sabrı kalmamıştı.
Siyah kumaş tüm ev hanımlığı hilelerine rağmen koltuğun kenarına düşmüştü. Görmediği için de saniyler içinde unutmuştu. Son zamanlarda aklı bir gidip geliyordu. Bir tek şeyi unutmuyordu: Kardeşinin ince, narin bedeninin yere sereserpe uzanmış gazetedeki fotoğrafını. Yıllar geçmesine rağmen.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

kalbi olmayan bulut'a

Bir şemsiyenin altında gözlerin
Hafif ıslak akasyalar
Parça parça ölüyoruz
Bahar hep aynı
Ölü şairin sesi hep aynı
Solan hanımelileri
Bozuk çiçeklerin yanında
Şairle beraber kayıp

Susman yeterli yağmurun dinmesi için

27 Nisan 2018 Cuma

Bir Uzaylı ile Ayaküstü Sohbet

-Geldiğin boşluk benimkinden ya da burada bulunan herkesin toplam boşluğundan ne kadar büyük bilemem. Karanlığa gözlerin alışkın olarak doğduysan doğan güneşe rağmen karanlıkta kalmayı bilmediğini varsayabilirim. Ayrıca eminim ki uğrak yeri olarak kullandığın hayal dünyaları bizlerin tek bakış açısına mahkum düş pencerelerinden daha ışıltılı ve umut vadedicidir. 
Buralar çok gürültülü. Kendi sesimizden şüphe ettiğimiz çok an var. Bazen diyorum ki dışarıdaki bu sesleri dinlersem içimdeki ses susar. Benim olmayan gürültülere kulak verirsem sorumluluk almış olmam. Ama hiç de öyle olmuyor. Dışarıdaki bağırışlar devamında hep daha fazlasını davet ediyor. Uzaydaki ölümcül sessizliği merak etmiyorum desem yalan olur. Hatta burada öyle bir yer varmış, dünyada. Lisedeyken bir hocam anlatmıştı. O kadar sessizmiş ki orası; sadece kalbinin atışını duyuyormuşsun. Sadece kalbinin... Oradayken düşüncelerimiz de susuyor mudur acaba? Bizi ezen, boğan, yok etmeye çalışan tüm düşüncelerin, vicdani tüm muhakemelerin susacak olması... Kalbinin sesinin dahi duyulmaması...
Hiç çok mutlu olduğumu hatta şöyle diyeyim şimdiye kadar mutluluğum zirvede dediğim anı hatırlamıyorum. Zaten insan hep mutlu olamaz biliyorum. Mutluluğun en doruk noktasını da hep saklarmışız. Bunu yeni öğrendim. Yaşamına devam edebilmek veya sonrayı yaşamak isteğini kaybetmemek adına olabilir bu saklayış. Oysa bazıları da der ki benim hiç sırrım yok. Hayat tamamen bir sır etrafına dolanmışken.
Bu arada problemi de, çözümü de buldum sanırım. Bir gün seninle bir uzay gemisine atlayıp sonsuz boşlukta dolaşma hissini tadacağım. Evet, tüm sonuçlarını merak etmeden. Dünyadan ben uzaklaştıkça ne olacağını hesaplamadan. Bunu gerçekte asla yapamayacağımı, yapmaya tüm kalabalıklarımın izin vermeyeceğini biliyor olsam da seninle hayal dünyalarını gezeceğiz. Bunun ne problemle ne de çözümle yakından uzaktan alakası yok. Boş ver.
Benim biraz yalnız kalmam lazım şimdi. Her zamanki rolüme devam edeceğim. Bu yılki Oscar'ı bana verirlerse kabul etmeyeceğim. Kabul etmediklerim arasında tabii 'inceleme yapmadığımız sürece iç organlarımız yoktur' fikrini saymazsak en saçması bu sanırım.
Kendimi dinleyeceğim. Hit parçamı bulmak dileğiyle...

9 Nisan 2018 Pazartesi

kaçınılmaz gerçeği araştırmak

Her şey oldukça ve yeterince saçma değil mi? 
Aslında günler öncesinden, haftalar, aylar öncesinden ayarlanmış, planlanmış, kurgulanmış hikayelerim, yazılarım vardı aklımda. Ama o kadar uzun süredir erteliyorum ki bunu.. Ayrıca sadece yazmayı da ertelemiyorum.. Uyumayı, ağlamayı.. Ve sonra yaparım demeyi.. Ertelemeyi erteler mi insan? Şimdilerde yeni alışkanlığım bu. Esasında pek de yeni değil. Ertelemeyi alışkanlık edindiğimi fark etmem biraz uzun sürdü diyebilirim. Bunu demem neyi değiştirir bilemiyorum ama kabullendiklerim arasına eklenecek yeni bir şey daha bulmuş olabilirim. 
İnsanlar gözlerinin önündekini bulmakta o kadar aciz ki.. ya da o kadar umursamaz ki.. bilemiyorum. Ellerimden kayıp giden yıldızları umursamayarak gitgide o 'insanlar' diye bahsettiğim insanlar kategorisine kendimi de yerleştirmiş olabilirim. Ağlamayarak, uyumayarak, yazmayarak, kendimi yok sayarak onlardan olmam diye düşünüyordum. Yine onlar tarafından aptal ve değersiz yerine koyulunca hissettim bunun kaçınılmaz olduğunu. Yazık! Daha erken fark etmek isterdim.  İşte, değişeceğimden değil de..
Hani bi' ağlasam devamı gelir biliyorum.
Boş verdim. 
Papatyalar açmış.
Sen düşme diye koşarken fark ettim.
Burada olmayı ben de sevmiyorum.
Gidecek yerim yok.
Sadece vakit geçsin diye bekliyorum.

16 Mart 2018 Cuma

İnecek var! -7

Kimse karşısındakine değer vermiyor. İster bu aç bir kedi olsun, ister kanadı kırık bir kuş, ister yardım isteyen bir insan... Kimse hiçbir şeyi umursamıyor. Özürler boşa harcanıyor. Bilgisine sonsuz güvenmek istediklerimiz laf dinlemiyor.
Bir kız ne kadar küçük yaşta inanıyor tanımadığı birinin hayatını değiştirebileceğine? Bir anne ne zaman vaz geçiyor kendi yetiştirdiği çiçeklere güvenmekten? Ne kadar da zavallıyız değil mi? Güçlüyü oynamamız üç saniye falan sürüyor. Oysa yol aldıkça dikleşmeliydi başımız. Göğe ermek niyetinde değildik hiçbir zaman ama en azından sevdiklerimize verdiğimiz sözleri tutabilseydik.
Kelimeler hep anlamsız geliyor artık. Yerli yerinde değil hiçbiri. Ortaya dağılmış küçük oyuncaklar gibiler. Toplanmadıkça ayağımıza batıp canımızı acıtıyorlar.
Nefes alıp vermelerim bozuluyor. Attığım her adım beni kendimden uzaklaştırsın istiyorum. Kilometrelerce yürüsem de kaçamıyorum kendimden, bencilliklerinizden, imalı sözlerinizden. Ne ara bu kadar oyun kurar oldunuz? Her gün yüzüne baktıklarınızdan da mı utanmıyorsunuz?
Bugün bir şey daha öğrendim. Kimse karşılığını almadıkça size değerli olabileceğinizi dahi hissettirmek istemiyor. Bu zamanlarda umursamamazlık hayli moda. Modanız batsın.
Hatta komple batalım. Çok uzun sürdü bu mevzu. Olmuyor işte yapamıyoruz. Kendimizi kurtaramadığımız gibi etrafımızda olmayanları bile karanlığımıza sürüklüyoruz. Her birimiz içi hınca hınç dolu karadelikleriz. Bir yerleri doldurma konusunda da metrobüs kültürümüz sayesinde liste başlarındayız zaten.
Nereden çıkış yapıyorduk?