2 Aralık 2020 Çarşamba

☆resetlendik☆

sanki gözümüzün önünde bir perde var ve göremiyoruz. üç beş sene öncesine kadar her şey daha netti, daha belirgindi. kararlarımız dahi daha keskindi. 'acaba'larımız daha azdı. şüphelerimiz daha belli ve cevapları aranıp bulunabilirdi. ama şimdilerde her şey sadece bir oyalamaca. cevap yok, sonuç yok, aramak için dahi bir çırpınış yok. 

artık hep aynı koridorda yürüyüp duruyorum. kendimden yoruldum. çarptığım duvarlarla iyice yüz göz oldum. onlar da sormuyor artık neler olup bittiğini.

aslında kimse sormuyor neler olduğunu.

sabrı, hevesi, havayı, hatayı, doğruyu, parayı, şansı, kelimeyi, fırsatı, saygıyı, umudu, hayali, güveni... saymadığım daha birçok çokluğu yitirdik.

soru(n)mlu ataların soru(n)msuz mirasyedileriyiz. elimizde avcumuzda ne varsa tükettik. geriye bir başka mirasyedi kalmayacak. 

post apokaliptik dönemde yanlışlıkla bitap düştük. üşüşecek akbabalar da hasta olduğundan yavaş yavaş çürüyoruz.

sona yaklaşmak için hızla koşanlarla aynı yarıştayız maalesef. YAŞASIN, burada da kaybediyoruz.

19 Eylül 2020 Cumartesi

Ne dedim sanki?

-aslında söylenecek her şeyi söyledi-

Hayatımın "Ölmüyoruz da sürünüyoruz." kısmına bu kadar kısa sürede gelmeyi beklemezdim. Kendimi asla doğru ifade edemeyeceğime inancım tam artık. O çok mükemmel cümleyi asla bulamayacağım. Kim olduğumu hiç bilemeyeceğim. Bu kaybolmuşluk hissini zamanında dikkate almadığım için suçluyum. Beklemek en büyük hatam, hala ısrarla devam ettirdiğim bir hata. Yaşadıklarımdan ve yaşayamadıklarımdan yoruldum. Sosyal medya çok çabuk yıpratıyor zihni. Duygular teknolojinin esiri. Her şey unutuluyor. Akıl tutulması her yaşın problemi. Hayalperestlik emekli adam işi. En çok da çaresizlik tüketti ömrümüzü. Ya da ömrümü demek daha mantıklı. Çünkü imkansızı mümkün kılan nice insan varken ben onları alkışlayanlardan biri bile değilim. Zira buralarda bana "son heves kırıcı" derler. Kendi heveslerimi kırmakta dahi uzmanlaştım. Karanlığıma kimseyi sürüklememek adına her yerden koşarak uzaklaştım. Doğru bildiğimi yaptım. Yalnızlığım faili meçhul değil. Haklılığım da haksızlığım da ortada. Pişmanlığım çok yakında. En kısa sürede "keşke"li monologlarıma başlarım. İnsanın kendini tanıması hatta çok iyi tanıması bir bataklıkta çırpınmasıyla eş değer. Geriye dönüş sadece filmlerde olur. Kimseyi kurtaramadım. 

7 Eylül 2020 Pazartesi

Yanılgılar Dünyası

Neden geldiğimi hatırlamıyorum. Sanırım söyleyecek bir şeylerim vardı. Ancak kafanızın içinde resmettiğiniz beni görünce hayal kırıklığına uğradım. Sadece kendinizi yüceltme çabanız içerisinde ne kadar da küçülmüşüm. Oysa zaman geçtikçe insan yaş alır, yaşlanır, çevresi genişler, arkadaşları olur. Gördüğünüze o kadar bağlı kalmışsınız ki filmlerin bir kamera arkası olduğunu unutmuşsunuz. Yüzünüze söylemeyince var olabileceği ihtimali bile aklınıza gelmemiş. Ne diyebilirim ki. Herkes kendi gerçeğini yaşar. Geriye kalan herkesi de kör kuyularda bir başına oturup duruyor zanneder. Nedense ben öyle zannedemiyorum. Zanna kapılmak tabiatıma ters. Bu da yanlış anlaşılıyor, evrilip çevrilip başka yerlere getiriliyor olsa da niyetimi açıklamaktan kendimi anlatmaktan yoruldum. Doğru kelime tutkunu biri olarak yazmadan anlatmak zorunda olmak çok zor. Hele ki karşıdaki kendi doğrularıyla seni tanımışken. Yıllardır değişim içinde olan bir oluşumun nasıl ilk günkü gibi olduğuna inanıyorsunuz. Ya da neden böyle bir inanmışlığa kendinizi zorluyorsunuz? Bazen bana ne demek en güzeli. Her şey hakkında fikriniz olmasın, rica ediyorum. Biraz da şaşırıp yeni öğrendim, haberim yoktu deyin. Eksilmezsiniz. Sırf bu tavırlarınız yüzünden uzak durup kendimi korumaya alıyor olabilir miyim? O çizdiğiniz keskin portre bu fikri barındırıyor olabilir mi? Ne diyeyim? Bir şeyi de düşünmeyiverin, ondan da eksik kalın rica ediyorum. Bırakın haberiniz olmadığı zamanlardaki gibi yolumuzu bulalım. Mesela buradan hiç haberiniz var mı? Bu kadar çok konuşabildiğimi biliyor muydunuz? Konusu gelince sayfalarca kelime edebileceğim aklınızın ucundan geçti mi? Suçlamak ve ya susturmaktan başka bildiğiniz yokken tahminde bulunamazsınız. Önce tanıyın. Yanlış insanlara fırsat verdiğiniz önyargısından da ben kurtulamıyorum. 
Son söylediğim her ne kadar düşüncenin akışına uymasa da kendimi tekrar korumaya almak en akıllıcası.

18 Temmuz 2020 Cumartesi

Maske

Bu defa başlangıç cümlem yok. Söze neyle başlanır artık bilemiyorum. Kafanız hep meşgul olmak zorunda değil mi? Bu sürekli bir şeyler okumalar, bir şeyler izlemeler, başkalarının derdine ortak olmalar... Hep bir kaçış. Aksi durumun ortaya ne çıkaracağı belli değil. Belki en sevdiğinin canı yanacak, belki kendi akıl hapishanende boğulacaksın. Yine aynı sözler ve aynı dertler. Neden çözüm yok? Neden aynı çemberin içinde dolanıp duruyorum? Neden kendime yeni kapılar açamıyorum? Bu çıkmazdan çıkmanın bir yolu kesinlikle olmalı. Her şeyin pandemi halini gördükten sonra akıllanmalıyız. Yanlış sorular soruyoruz. Ya da yanlış soruları hep ben soruyorum. Ya da ben olmaya çok takıyorum. Kendimizi oyalamakla o kadar meşgulüz ki... İyi ki de böyle. Kendini oyaladığını bilmek kendini kandırmaktan daha iyi. Gerçekleri zaten herkes biliyor. Tekrar tekrar anlatmanın yorgunluğunu her gün televizyonlarda izliyoruz. Hatalarınızdan kurtulamıyorum. Oysa en iyi matematiği yapıp hesaplamıştınız. Tebrikler! Yine doğru ata oynadınız. Bu kez anladım ama. Başlangıç cümlesi benim. Kimseden medet ummaya gerek yok. Kapıları biraz da olsa aralamak lazım. Kaçış için de açık bırakmak. Ancak hala insan ilişkilerinde bir açıklamaya ihtiyacım var. Yüzünüze karşı gerçekleri söyleyelim mi, yoksa hayalinizdekini yansıtıp olayı idare mi edelim? Hayaliniz neydi gerçi onu da unuttum yüzünüzü görmeye görmeye. Neyse iki üç güne geçer sanırım.

27 Haziran 2020 Cumartesi

Tuvaldeki Resim

Ben hiç tuvale resim yapmadım. Özellikle zaman ayırdığım bir şey değil resim yapmak. Kafama estikçe veya güzel küçük bir kağıt buldukça çizip boyuyorum kendimce. Pek güzel olduğunu sanmıyorum, estetik anlayışım kendime karşı hep mükemmeliyete meylettiğinden yaptıklarıma sonradan pek bakmıyorum söz konusu resim olunca.
Ne demiştim? Hiç tuvale resim yapmadım. Boyutu ne olursa olsun. Denemek fikri bile içimi ürpertiyor son zamanlarda. En başta ne resim yapılabilir ki böylesine profesyonel bir malzemeye bir acemi tarafından. Ben en çok evlerin resimlerini seviyorum mesela. Ama bir tablo asılacaksa evin bir yerlerine pencere hissi vermeli. Dağ, çiçek, şelale, kar, yağmur... Pencerelerin normalde açılamayacağı özgürlükler... Her şey yapılabilir beyaz bir tuvalle. Ama "Kimseye bir şey olmaz, bana olur." felsefeme göre kesin tuval benim fırça darbelerimle yırtılır, yanar, akar, kokar... Bin türlü senaryo var sonuçta. Ya resmi tam ortalayamazsam, ya boyutlar birbirini tutmazsa, istediğim rengi katıp karıştırıp yine de bulamazsam, ne bileyim küçük mutlu ağaçlar abartılarıma dayanamayıp çam deviren çiçeklere dönüşürse, resmin ortasında uykum gelirse, hevesim kaçarsa, hevesimi kaçırırlarsa, tuval ve boyalara zam gelir de verdiğim para boşa giderse, onca saatler uğraştıktan sonra ya beğenmezsem, tek beğenen bile olmazsa, hatamı düzeltemezsem, boşa giden anlamsız cümlelerim gibi tuval de boşa giderse...
Anladım ki bir tuvalin sorumluluğunu almaya hazır değilim. Şimdiye kadar taşıdığım zorunluluklar ve telaşlarla yeterince yoruluyorum. Kim bilir belki yeni bir teknik vardır ve acemiliğimi ilan etmek için dahi o kursa gidip öğrenmem gerekir resim sanatını.
Yine kaldık boş tuvalle başbaşa. Dışardan bakanlar ne kadar boş olduğunu oldukça net bir şekilde görebiliyor. Bense tuvale baktığımda korkunun resmini görüyorum. Telaş siyahı ön yargı mavisine karışmış. Korku ise kıpkırmızı bir sabahı doğurmaya hazırlanıyor. Her renk tuval beyazlığında seçilebiliyor.
En güzeli fırçayı elden bırakmak. Biraz daha vakit olmalı. Beklemeye biraz daha yüzümüz olmalı.

Kendime not: Bir gün korkmadan ve sorumluluk almaktan kaçmadan bir tuvale resim yaparsam onu bu yazının altında görmek isterim. Unutmadan tuvali, fırçayı, boyayı, gören gözleri o kadar önemsersen kafanda beliren tablolardan kaçamazsın. Bunu bile bile tuvallerden kaçma. Tamam, biraz bekleyebilirsin yine de.

8 Mayıs 2020 Cuma

Kuru yalnız yanmamaya ant içmiş.

Gecenin ikisine deniz kokusu yayılmıştı. Felaketler artık gökten yağmur olarak yağıyordu. Kendine hapsolanlar kurtarılmayı beklemiyordu artık. Kendinin kurtarıcısı olanlar küçük dünyalarının yollarında kaybolmuşlardı. Umut eski şiirlerde kalma klişe bir deyimdi. Kimseler sözlüklerdeki anlamlara bakmıyordu. Baksa da inanmıyordu. Öyle bir zamandan geçmişlerdi ki en gerçek doğrunun altında dahi bir yalan bir kandırmaca vardı. Bir başkası bir başkasının yalancısı olmaktan kurtulamıyordu. Karşısındakine güven tam bir aptallık göstergesiydi. Göstergeler, kıyafetler, sözcükler, sözlükler, yalanlardan daha yalan gerçekler. Ölüm pencereden görülmedikçe yanı başında olmadıkça hatırlanmıyordu bas bas bağırılmasına rağmen. Sadece kendi yaşadığına şahit herkes. Deniz ve gökler görüş mesafesinde değilse varlığı şüpheye açık. Ve tam da şu anda gözler, kulaklar, burunlar, tatlar, hisler hilekar ve nankör. Görülenleri hiç görmemiş olmayı diledi herkes, duyulanları hiç duymamayı. Şükürler uçup gitti. Neyin yok neyin var olduğu şaibeli. Her öküzün altında başka buzağı. Aramak yorucu. Arasan da tek bulduğun fesatlık, fitne, felaket.. Aramasan daha iyi. Bakmasan, görmesen, duymasan yüreğin biraz daha dayanır. Peki yaşamak bu kadar mı kıymetli? Bakmadığın, görmediğin, duymadığın yanarken, canı acırken sırf sen şahit olmadın diye yaşamaya devam etmen bu kadar mı değerli?
Eskiden felaket adam seçermiş. Şimdi herkesin başında. Sadece zulmedenin, hak yiyenin, hırsızlık yapanın, susanın, gizleyenin, örtbas edenin, hor görenin, aç bırakanın, acı çektirenin, susturanın, nefret edenin değil.  

1 Nisan 2020 Çarşamba

5ay 11gün ara ile



20.10.2019 01.26


Seni son gördüğüm günden beri çok zaman geçmiş. Az önce fark ettim. Ne çok fotoğraf ne çok gülüş biriktirmişim. Her şey çok çabuk değişiyor ve ben tarihleri sıralamakta zorlanıyorum. Teknoloji çağında olmasak dönüm noktalarını hatırlayamayacağım. Bu arada aklıma gelmeyi ihmal etmiyorsun. Nasıl oluyor bilmiyorum, bir anda beliriveriyorsun düşüncelerimin arasında. Ben de şaşırıyorum. Sana dair tek net hatırladığım an var. onda da yalancı bir telaşla uzaklaşıyorum senden. Sadece son durumu bildiren bir iki cümle. Dönmeyi istediğim tek an. Ne yazık ki kaçırdığım fırsatlara üzülme şansım hiç olmadı. Hep bir daha karşılaşacağımızı düşündüm. Sonrasında ise beni tanıyamayacağın düşüncesiyle denk gelmediğimiz için mutlu oldum içten içe. Sanırım bir dahaki karşılaşmamızda bu defa ben gidiyor olacağım. Sense yolunu çoktan bitirmiş olacaksın. Hedeflerin ve kapıların seni bekliyor olacak. Ben kapıların peşinden koşarken. Çok yakında gidiyorum. Seni gördüğüm günden beri tam 3yıl 9ay geçmiş. Bu gidişle de 1/1369 olasılığı hiçe sayıp gideceğim gün karşılaşacağız.

Olsun. Günün birinde denk gelip, birbirimizi tanıyıp sohbet edebileceğimiz düşüncesi de güzeldi. Teşekkürler.

1/1369 olasılığı hiçe sayıp son gün karşılaşacağımızı biliyorum…




1.04.2020 00.53

Bir gün kapı son kez kapandı. Bir daha kimse kapı kilitlendi mi diye kontrol etmedi. "Kapı mı çalındı?" diye soran olmadı. Kimse kapının açılabilir bir nesne olduğunu hatırlamadı. Kapı son kez kapandı o gün. Dışarıda hep gece iki sessizliği hakim. En azından kimsenin bilmediği, bilenlerin ise kestirme olarak kullandığı sokaklarda sessizce klimalar duyuluyor sadece gürültü olarak. Arada bir yanlışlıkla otomatik kapılar açılıyor. Giren çıkan yok. Buna da bu kadar çabuk adapte olabilmek canlılığımızın en büyük ve şimdilerde görünen tek emaresi kabul edilebilir aslında. Sesler artık bir telefon kadar uzağımızda. Eski yayınlarla umut dolduruyoruz. Yenileri zaten sevememiştik. Sıkılanlar gerçekte sıkılmadı. Kendilerine alışkın değillerdi sadece. Günü doldurmak yalnızca kendilerini yok sayıp var olmaktı bunca koşuşturma taklidi altında. Bunu daha yeni ve özellikle bu koşullar altında fark ediyor olmak asıl canlarını sıkan.



Az önce 1369 olasılıktan hiçbirine denk gelemediğimi fark ettim. Bundan sonrası 0 olasılık kabul edilmeli. Artık birbirimize denk gelmemiz aramızdaki mesafelere bağlı değil. Evde kalmak ya da kalmamak.. ne yazık ki tüm mesele de bu değil. Birbirimizin yokluğunu hissedemeden kayboluyoruz. İnsan en çok buna üzülüyor.

25 Şubat 2020 Salı

Karar vermeden önce ne kadar bekleyebiliriz?

İşte o zamanlar büyümek istiyorsun da... Gerek yokmuş.
Sınavlara girerdik. Yani bizim nesil öyleydi. Sınavlara girerdik bedava kalemler, çantalar, kitaplar verirlerdi. Sevinirdik. Arkadaşlarla okul bahçesinde söylediğimiz şarkıyı radyoda duyardık. Sevinirdik. Arkadaşlıklarımızın nasıl başladığını hatırlayamazdık. Veya doğum günlerinde yaptığımız sürprizleri unutamazdık. Harika zamanlar değildi ama güzeldi, değerliydi. Şimdi her gün diğerinin aynısı. Amaçlar sıradan, yarınlar da dünler gibi sırada. Beklemekle geçiyor ömür. Sorsan anlatamam ama uzun yıllar yaşamış, beklemiş ve olmamış gibi. Hiçbir şey olmamış. Sıkıldığımıza, üzüldüğümüze, beklediğimize değmemiş. O kadar yorulduktan sonra önümüzde hala yolların olması üzücü. Biri bana ne istediğimi sorduğunda hep "şu an için"li cümleler kuruyorum. Boşluk özlemiyle dolup taşıyoruz yine. Eski sebepsiz özlem. Düşünmemek için sebep çok, kaçmak için de. Bahane bulmak isteyen hiç zorlanmıyor. Iyileşemiyoruz bir yerde. Kendi tekrarımızı da tekrarlıyoruz. Döngü içinde döngü. Sancı içinde sancı. Kaçamıyoruz. Doyamıyoruz. Olamıyoruz.
Bu defa başa dönüş de kolay değil. Sona ise daha çok var. Çıkmazda olsak daha iyiydi. En azından sonu görürdük. Şimdi görünürde son da yok, yol da yok. Yol var olmak için adım bekliyor. Adımlar ise atılmak için hafiflemeyi bekliyor. Korku yüklerinden kurtulmayı bekliyor. Korkular ise ufacık bir cesaret kıvılcımına hasret. En son ne zaman ateş yakılmış buralarda belli değil. Hava soğuk, çok soğuk. Sis yoğun. Göz ileriyi seçemiyor. Aslında akıl farkında ancak seçeneklerini daha var edemeden yitirme endişesiyle dolu. Endişeler, korkular, yükler, yarınlar, yollar, dünler... Mümkün olan hatalar, mümkün olmayan seçenekler, gidebilme ihtimali, var olma olanağı...
Kolay gelsin.

15 Ocak 2020 Çarşamba

12 Suçlu Adam

Suçlusu olmadığım bir davanın içindeyim. Bunu sonunda fark ettim artık. Yüküm hafifledi diyemem ama en azından dertlere dert eklemek için çabalamıyorum. Sağım solum çaba ile dolmuşken kapı kapı gezmek için zaman istiyorum sadece kendimden. Ne olduğunu anlamak ya da yaşadıklarımı hazmetmem için yüze su vurumluk kısa bir süre. Daha önce kırdığım aynaların uğursuzluğu zamanla çıkacak onu da biliyorum. Bekledikçe her şey daha da görünür olacak. Kafalardaki soru işaretleri somutlaşacak. Cümlelerimse zamanı geldiğinde tekrar okunup 'Maziye bir bakıver!' diyecek. Belki de sıra bile gelmeyecek. İyileştirmeye çalıştıklarımsa 'sen miydin?' diye sormayacak bile.
Farkındayım artık. Uyku üşümekten daha cazip. Tabi sonuçlarını ve geçen zamanı düşünmezsek. Tıpkı yarının bugünden daha cazip olduğunu bilmek, inanmak, benimsemek gibi. Tabi sonuçları ve geçen zamanı tekrar tekrar hesaba katmazsak.
Yanıldığını, yenildiğini, hatalı olduğunu kabul etmek gibi suçsuzluğunu kabul etmek de beklenmediği kadar uzun bir süreç. Hafifliğe o kadar alışmamışsındır ki bu duyguyla ne yapacağını bilemezsin. Elin ayağın eskisi kadar ağır değildir. Ne yazık ki seni suçlayanlara sıra hiç gelmeyecektir. Onlar bu hafiflikten habersiz ağırlıklarını sana yüklemek için konuşmaya devam edecektir. Oysa sözcükler kütlelerini kaybedeli en az üç kuşak geçmiştir. Söz uçmuştur artık. 
Davanın takipçisi olacağız yine de. Laf arasında günah çıkaranlar var hâlâ ne yazık ki. Hafifleme sırası onlara gelmeyecek. Ve her konuştuklarında bulutlar daha da yüklenecek. Çabaları reddedilecek. Sen aklandıkça onlar gizlenecek delik arayacak. Maalesef ki yaşım suçlamalarınızdan küçük. Henüz keyif sürme ehliyeti alamadım. Hata en baştan beri sizdeydi. Neyse ki ben son anda fark ettim.

11 Ocak 2020 Cumartesi

Ve gök delindi ...

Yüzünü yavaşça yukarıya çevirdi. Gri, siyah, mavi, sarı... Bildiği tanıdığı renkte bir gökyüzü görmeyi bekledi. Belki de beklentisini boşa çıkaracak beyaz bir bulutla karşılaşmayı umuyordu. Oysa gördüğü bu değildi. Hep abartı bir cümle olduğunu düşünürdü ancak gerçekten de gördüğüne inanamadı. Gözlerini kapattı. Gözlerini kapatırsa görüntünün yok olacağını düşündü. Değişirdi kim bilir. Bunun olmayacağını bile bile yine de aynı umutlarla açtı gözlerini. Değişen bir şey olmamıştı. Başını aşağı indirdi. Gözlerini ovuşturdu. İki eliyle iki gözüne bastırdıkça bilindik renkleri görüyordu. İlk kapattığında gözlerini, ışığı geçiren şeffaf kırmızı göz kapaklarını tanıdı. Elleri gözleri üzerindeyken mutlak siyahlık, bastırdıkça beliren mor mavi parlak çizgiler... Gözlerine güveni geri gelmişti. Tekrar gözlerini açmadan önce birkaç saniye bekledi. Bir iki tane derin nefes aldı ve uzunca verdi. Şimdi hazırdı ve gözlerini tam açacakken tekrar durdu. Yıllar öncesini düşündü. Yağmurlu bir gecenin ertesi sabahı ablasıyla okula giderken konuştukları aklına geldi. "Senin haberin yok akıllım, dün gece gök öyle bir gürledi ki sanırım bu ses onun yırtılma sesiydi. Annem de böyle dedi, 'Gök delindi.'dedi." Bu sözlere o küçücük kalbiyle inanmıştı. Yağmurun da o delikten akan su sızıntısı olduğunu zannederdi. Ama artık o küçük kız değildi. Yine de o küçük kız gibi cevabını bilemediği bilmece için ablasına koşmak istiyordu. Kesin o bilirdi.
Kaybedecek zamanı kalmamıştı. Gözlerini açtı. Değişen hiçbir şey yoktu. Tüm gerçeklikle yüz yüzeydi. Tıpkı yıllardan beri bir başınalığını başından def edemediği gibi bu kelimelerle ifade edemeyeceği görüntüden de kurtulamıyordu. Bunun bir ismi yoktu. Şu an kim ne söylese ona inanacaktı. Bunu söyleyip ilan edeceği kimse de kalmamıştı aslında. Bunun ne olduğunu ona söyleyecek birileri de yoktu. Yalnızlığına ilk kez sevindi. Kimsenin açıklama yapmasına ve kimseye açıklama yapmasına gerek kalmamıştı. Yıllardan sonra anı yaşayabilecekti. Yapması gereken tek şey vardı: Gözlerini açmak ve sonsuzluk hissi veren bu anın sonunu bilerek yaşamak. Çünkü her şeyden önce bu bir sondu. Yüzyıllar süren yarınların sonu. Milyon yıllar süren gün doğumlarının sonu. Milyar yıllar süregelen gökyüzünün sonu. Bu anı tek yaşaması hem hüzünlü hem de sevinçli bir durumdu. Sonunda bitiyordu. Gözlerini göğe çevirdi. Artık sıcaklığının bir masal olduğu güneş yine de ihtişamından bir şey kaybetmeyerek gri, parlak bir bilye misali göz kırpıyordu. En azından tanıdığı güneş oradaydı. Sonunda sesler duyulur oldu. Ve kimsenin duyamayacağı sözcükleri garip bir mutlulukla fısıldadı:
-Ve gök delindi...