8 Mayıs 2020 Cuma

Kuru yalnız yanmamaya ant içmiş.

Gecenin ikisine deniz kokusu yayılmıştı. Felaketler artık gökten yağmur olarak yağıyordu. Kendine hapsolanlar kurtarılmayı beklemiyordu artık. Kendinin kurtarıcısı olanlar küçük dünyalarının yollarında kaybolmuşlardı. Umut eski şiirlerde kalma klişe bir deyimdi. Kimseler sözlüklerdeki anlamlara bakmıyordu. Baksa da inanmıyordu. Öyle bir zamandan geçmişlerdi ki en gerçek doğrunun altında dahi bir yalan bir kandırmaca vardı. Bir başkası bir başkasının yalancısı olmaktan kurtulamıyordu. Karşısındakine güven tam bir aptallık göstergesiydi. Göstergeler, kıyafetler, sözcükler, sözlükler, yalanlardan daha yalan gerçekler. Ölüm pencereden görülmedikçe yanı başında olmadıkça hatırlanmıyordu bas bas bağırılmasına rağmen. Sadece kendi yaşadığına şahit herkes. Deniz ve gökler görüş mesafesinde değilse varlığı şüpheye açık. Ve tam da şu anda gözler, kulaklar, burunlar, tatlar, hisler hilekar ve nankör. Görülenleri hiç görmemiş olmayı diledi herkes, duyulanları hiç duymamayı. Şükürler uçup gitti. Neyin yok neyin var olduğu şaibeli. Her öküzün altında başka buzağı. Aramak yorucu. Arasan da tek bulduğun fesatlık, fitne, felaket.. Aramasan daha iyi. Bakmasan, görmesen, duymasan yüreğin biraz daha dayanır. Peki yaşamak bu kadar mı kıymetli? Bakmadığın, görmediğin, duymadığın yanarken, canı acırken sırf sen şahit olmadın diye yaşamaya devam etmen bu kadar mı değerli?
Eskiden felaket adam seçermiş. Şimdi herkesin başında. Sadece zulmedenin, hak yiyenin, hırsızlık yapanın, susanın, gizleyenin, örtbas edenin, hor görenin, aç bırakanın, acı çektirenin, susturanın, nefret edenin değil.