233 gün önce...
Vay be tam üç ay olmuş. Koca bir üç ay, doksan bir gün, iki bin yüz seksen dört saat, yüz otuz bir bin kırk dakika, yedi milyon sekiz yüz altmış... Onsuz yapamam dediğim her saniye hızla hesap vermeden geçip gidiyor. Hiçbir acısını dindiremedim, hiçbir derdine derman olamadım. Öylece ellerimin arasından kayıp gitti. Oysa o benim her şeyimdi. Her şeyini kaybeden ne yapar? Oturup iş mi arar? Ya da ne bileyim hemen yeni arkadaşlar mı edinir? Bunun tek cevabı var aslında. Sadece bekler. Eski, güzel, taze demlenmiş çay sıcaklığındaki günlerin geri gelmesini bekler. Sonsuz bir bekleme döngüsü içerisine girmiş olduğunu bilse de bekler. Bu bekleyişin asla mutlu sonla bitmeyeceğini bilse de bekler. Umut etmez. Her şeyini kaybeden umudunu da gömmüştür bir yerlere. Kaybeden biri beklemeyi hobi edinmiştir artık. Benim de en güzel hobim beklemek oldu. Daha önceleri umudu beklediğimi düşünürdüm. Meğer bugünlere hazırlık yapıyormuşum. Bekleme antrenmanı kısacası. Hiçbir şeyin, hazırlığını yaptığım gibi ilerlemediği apaçık ortada oysa.
Bu boşluğu anlatacak kelime hiçbir dilde yoktur sanırım. Ve bu boşluğa iyi gelecek şey de çıkıp sahilde yürümek olmalı. En azından son üç ayımda annemin sesini arka odada duyamadığımdan beri böyle yapıyorum. Ayaklarımda derman kalmayana kadar yürüyorum, kulaklığımda çalan şarkılara aldırmadan çoğu zaman. Ama bu defa müzik sanki yüreğime ulaşmaya çalışıyordu:
-SABRET SABREET İNCİ TANEM BEKLE BENİİ.. DÖNECEĞİM MUTLAKA SAABRET...
Tarkan'ın bu kadar içli bir sesi olduğunu daha önce fark etmemiştim. Sahilin ortasında o kadar insanın arasında hiçbir şeye aldırmadan akıyordu göz yaşlarım. Elimin tersiyle yanaklarımdaki yaşları sildikten sonra en yakın banka oturdum. Farkında değildim ama resmen gece olmuştu. Hava kararmış, tanıdığım ailelerin oluşturduğu kalabalık kalmamıştı etrafımda. Hava hafiften akşam serinliğini hissettirmeye başlamıştı. Derin düşüncelerden sıyrılıp daha derinlere dalmak için eve gitmenin zamanı gelmişti. Sahil yolundan aşağı yürümeye başladım. Yol bir anda gözüme çok uzun göründü. Son dinlediğim daha doğrusu dinlediğimi fark ettiğim şarkının da etkisiyle her anlamda yorulmuştum. Adım atacak halim kalmamıştı. En yiyisi kestirme yoldan evime gitmek olacaktı.
Kararan hava ve yer yer sönmüş sokak lambalarını sebebiyle kestirme diye bildiğim yol iyiden iyiye korku tüneline dönmeye başlamıştı. Aniden kapanan sokak kapılarının gürültüsü, olay çıkarmaya yer arayan köpeklerin bağırışları derken etraf aniden tenhalaştı. Evime oldukça yaklaşmıştım. İki binanın arasında daracık bir geçit vardı. Burayı annem öğretmişti. Bu eski geçiti kullanınca sahil yolu yarıya iniyor, eve birkaç yüz adım sonra ulaşabiliyorduk.
Peşimde bir fısıltı duydum.
Pat pat pat.. Pek de ritmik olmayan ayak sesleri...
-Heyyyy!
Bana bağırıp bağırmadıklarına emin değildim ama koşmaya başladım. Ayak sesleri de hızlanınca benim peşimde olduklarını anladım. Bir saniyeliğine başımı arkaya çevirdim. Üç tane serseri kılıklı adam kollarını uzatıp beni yaklamayı sanki o uzaklıktan başaracaklarmış gibi uzanmaya çalışıyorlardı.
Korkum hat safhadaydı. Ölüm değildi korktuğum.
Koştum. Geçit sanki ben ona doğru koştukça benden uzaklaşıyordu.
Arkamda bir el hissettim. Geçide sadece altı adım kalmıştı. El beni kendine doğru çekecekken çantamdaki pandemideki en yakın dostumuz kolonya geldi aklıma. Sprey kolonyanın beni üçüncü sayfa haberi olmaktan kurtaracağı aklıma gelmezdi.
Sprey kolonyayı silah niyetine kullanıp arkamda beni çekiştiren adamların gözlerine sıktım. Ardından dar geçitten kendimi diğer tarafa attım. Geçitten geçmemle yan binalardan birinde demir bir kapı hızla kapatıldı. Korkudan yüreğim ağzımda atıyordu.
Bir iki saniye nefeslendikten sonra eve doğru koşar adım yürümeye başladım. Hızla yürürken apartman kapısını es geçip sokağın sonuna kadar yürüdüğümü son anda farkettim. Geri döndüğümde beni yanıltan şey hemen penceremizin önündeki devasa akasya ağacının yerinde olmamasıydı. Kedi evinin yerinde de yeller esiyordu. Anlaşılan kedi seven-sevmeyen komşu savaşları pek yakında yeniden başlayacaktı. Anahtarımı çıkarıp bu halüsinasyonları adrenalin fazlalığına yorup eve girdim. Salondaki üçlü koltuğa uzanmaya çalışırken kendimi yerde buldum. Işığı açmadığım için sakarlık yapıp duruyordum. Yine de adamların hala peşimde olup ışığı yanan evden beni bulacakları korkusuyla lambaları yakmadım. El yordamıyla bulduğum üçlü koltuğa uzanıp uykuya dalmak için beklemeye başladım.
Neler olmuştu öyle?
Peşimdekiler kimdi?
Tam uykuya teslim olacaktım ki yumuşacık bir sesle gözlerimi yarıladım.
-Abla, iyi misin?
Karşımda duran kişiyi ilk kez görüyordum. İlk bakışta annemin gençlik fotoğraflarının kopyası gibi duran kız endişeyle gözlerime bakıp iyi olup olmadığımı ve daha birçok soruyu ardarda soruyordu.
Ama cevaplanması gereken daha önemli sorular vardı.
Evimdeki bu yabancı kız da kimdi?
-Sen de kimsin?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder